Recent Updates Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • gencyazarlarklubu 01:03 on 29 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Mevzu 

    Mevzu,

    Şurama batan bıçak demiş şair…
    Az bile demiş
    Batan bıçak olsa iyileşir
    Bu mevzu varya
    Hiç bir zaman Kapanmaz
    Kapanacak olsada
    Bu saatten sonra dikiş tutmaz

    guc-nedir-ve-ortalama-guc-nedir-konu-anlatimi.jpg

    Gürsel Avcı

     
  • gencyazarlarklubu 00:54 on 29 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Sustuk Sustuk da 

    Geçmiş olsun demesin kimse
    Sen önce intihara fetva isteyenleri önle
    Kan ağlıyor ya vicdanlar,onları durdur önce
    Sonra gel geçmiş olsun de öyle..

    Hani tefekkür icraattan sonra duaydı

    ilk iş duaya sarılmada birşeyler yap
    Bir bedel öde sonra duanın neticesini kap
    Baştan kaybettin sen herşeyi dur yerinde önce
    Maske taktık kazandık biz öyle sevap

    Eyleme sen bir günah yazık değil mi günahsızlara
    Gülme sen önce baksana ağlayanlara
    Ey diyar diyar gezmiş dilenci ne buldun orada anlatsana
    Yüz asıp astar isteyen zenginlerden başka kimse var mıydı senin nazarında ?

    trump-tan-komsu-ya-tehdit-asker-gonderelim-2673744.Jpeg

    Afşin Dualı

     
  • gencyazarlarklubu 00:35 on 29 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Geleceği Güneşte Aramak 

    Dalgaların sesiyle dinledim isyanı
    Şarkıların içine gizledim baharı
    Gidilmeyen yerleri hayalimle süsledim.

    Özgürlük,umut,onur sana tutsak
    ulaşılmaz yerlerden feryad figan yükselmiş
    Sağır,biçare hayatta duymaz bu kulak
    Yarınların umudu, doğan güneşle gülecekmiş…

    216.jpg

    Samet ülgen

     
  • gencyazarlarklubu 00:25 on 29 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Sitemli Aşk 

    Öyle yapayanlızım ki yokluğunda
    Uslanmazdım her satırlarımda
    Bir kadeh’de sarhoş olurum
    Canımı öyle yakıyor dört duvarda
    İsmini yazılı hatıralar
    Beni ancak seven anlar
    hasretinle örtülü olan sevdan dır
    Ne varsa bu aşk acısından dır
    Onun saçları taş’dan duvar

    Seni seviyorum demesi kolaydır
    sevip’de acılara katlanması vardır
    Sana aşık olup da hasret kalmak
    Seni gördüğümde gözlerine bakıp da
    Susukunluğun da gözlerine anlatmak var
    Her şeye rağmen bir şeylere katlanmak
    Acıya,hasrete tutsak olmak
    Yokluğun da param parça oldum
    Suskunluğumun çaresi yok
    Anlamıyor musun sevdiğim
    Özleminde ağlayan bu yüreğim
    KÖR TOPAL Oldu…..

    page_sarhosluk-tarih-mi-oluyor_658517258

    Orhan Zater

     
  • gencyazarlarklubu 08:00 on 28 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Çingene Olmak… 

    “Bilirdim çiçek satan çingene kızlarını 
    Onlar bütün şimdileri, bütün zamanlara 
    Bir gül parasına satardı.”
    – Didem Madak, Kalbimin En Doğusunda

    “Çingene çocukların gülleri mor olmadı 
    Aşka bunaltıları onlar getirmediler.”
    – İsmet Özel, Seni Olan Yenilgi

    s-8c54d6b1d5473f01f7517fe44b6405e792330ddb.jpg

    Doğduğumdan beri İstanbul’da yaşıyorum. Bebekliğimden itibaren 30 yılı aşkın bir süredir sakini olduğum semtleri şöyle sıralayabilirim: Cerrahpaşa, Avcılar, Kocamustafapaşa, Ayazağa, Acıbadem, Küçükçekmece. Her birinde farklı bir iklim, farklı bir fotoğraf vardı ancak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Cerrahpaşa-Kocamustafapaşa arası ile Acıbadem-Üsküdar arasının bendeki yeri tarifsizdir. Lise yıllarımda sevemediğim Yahya Kemal‘i anlamaya başlayıp sevmeme, şehir düşüncesine olan merakıma, “Şerefü’l-mekân bi’l-mekin” sözünün manasını kavramama ve Sadettin Ökten‘e olan düşkünlüğüme yine bu semtler ‘aracı’ olmuştu. Bunca ikametgah değişimi şüphe yok ki yeni yerler görmemi sağlamış, farklı ilgi alanları ortaya çıkarmıştı. Mezar taşları, çeşmeler, eski dükkanlar, tekkeler, türbeler, kahvehâneler, çay ocakları, tatlıcılar… Derken ne oldu? Bir şehrin yahut bir semtin tarihine merak duymanın hemen peşinden tarihle, coğrafyayla, kültürle, sanatla hemhal çok ciddi bir mesai ortaya çıktı. Kitaplar, dergiler, ihtiyarlar, gençler, çocuklar, söyleşiler, sazlar, sözler…

    Sokakla, mahalleyle daha fazla, hatta kesintisiz bir irtibatımın olduğu yıllarda annelerimiz daima bir tembihte bulunurdu: Tanımadığından bir şey alma, çingenelerden uzak dur. Evvela mahallede tanımadığımız birileri pek yoktu, olursa da ‘doğal güvenlik görevlileri’ olan mahalle abileri gereken içtimayı yapar, şahsın GBT’si çıkarılır ve fazla gürültü etmeden mesele halledilirdi. Özellikle bazı semtlerde yabancı birinin sokaktan geçmesinin dahi mümkün olmazdı. Bu hâlâ bazı İstanbul semtlerinde geçerlidir. Zaten bizde yabancıya kız verilmez, yabancıyla görüşülmez, yabancıdan alışveriş yapılmazdı. Tanıdıklık, komşuluk mühimdi. Semtlerin arada bir görünüp kaybolan, sokaklarına girerken son derece temkinli olan bir yüzü de çingenelerdi. Onlar genellikle bir şeyler satar, hurdalar alır, atını dinlendirir yahut sokak çocuklarıyla sohbet ederdi. Bu son söylediğim, aileler tarafından tehlikeli bulunurdu. Ivırmak kıvırmak yok, çoğu zaman da haklılardı. Özellikle Avcılar’ın Deniz Köşkler Mahallesi’nde çok fazla çocuk kaçırılmış ancak kısa bir zaman sonra bulunmuştu. Çingeneler acayip bir biçimde korku unsuruna çevrilirdi bilhassa anneler tarafından: Kolunu kırıp dilendirirler, dondurma verip kandırırlar, güldürüp kaçırırlar… Bir de bunun okulla ilgili tarafı vardı: Teneffüslerde arkadaşlarından ayrılma, okuldan çıkarken çingenelerle göz göze gelme, onlara para verme… Kariyerle ilgili olan tarafını da söyleyeyim mi? Mesela: Karnende bir zayıf olsun seni Sabit Usta’nın yanına veririm!.. Bu Sabit Usta istisnasız her semtte vardır. Kaportacıdır, yaşlı ve aksidir. Her zaman suratında motor yağı olur. Eli kolu simsiyahtır. Kendisi de arkadaşları da çingenedir. Kaportacılar âleminde saygın bir kişiliktir. Dolayısıyla derslerine çalışmazsan ilk çıraklık deneyimin biraz tehlikeli olabilir!

    Yine çocukluğumda sık sık Trakya ve Ege ziyaretleri yapardık ailemle. Akraba, eş-dost. O yollar çok keyifliydi. Özellikle Şarköy ve Mürefte yollarıyla Ayvalık’a giden yollar. Oralarda romanlar ortaya çıkardı. Çingene ve roman? Gel de işin içinden çık. İkisi de benziyor birbirine. Yoksa benzemiyor mu? Çocukken bu ayrımı yapmak güç. Nitekim Derya Koptekin de bu ayrımla fazla boğuşmamak bir şey yapmış kitabında; “Çingene/Roman” demiş. Doğru mu değil mi o kadarını bilemem ama okumayı kolaylaştıran bir çözüm. “Biz Romanlar Siz Gacolar“, Haziran 2017’de İletişim Yayınları tarafından neşredilmiş bir kitap, taptaze yani. 2008 yılından beri İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde psikolog olarak görev yapan Koptekin, çingene/roman mahallelerindeki çocuklarla sıkı temas hâlinde. Birçoğunu öğretmeni ve doğal olarak ablası, hatta yarı annesi.

    Yazarın çingene/roman çocuklarıyla bu teması, ailelerini de az çok tanıma imkânı vermiş. Yaptığı grup terapilerinde her çocuğa söz hakkı vermiş, kısa sorularına gerçekçi cevaplar almış. Zaman zaman anneleri de gelmiş, tüm samimiyetleriyle anlatmış hikâyelerini. Çingene, roman, gaco kimdir? Neden birbirlerini severler yahut sevmezler? Kürtlerin bu karmaşıklıktaki yeri neresidir? Çalışma şekilleri, mahalleleri, evleri, evlilikleri, ayrılıkları, askerlikleri, kına geceleri, sünnet düğünleri, ayrımcılık, önyargılar ve çocukların gelecek hayalleri…

    Mustafa AksuTürkiye’de Çingene Olmak kitabında “Son 20 yılda kimliğini gizlemek imkânı olmayan ünlü sanatçı Çingelerin, kendilerini etnik köken ismiyle ilgisi bulunmayan Roman(!) olarak tanıttıklarına şahit oluyoruz” der. Yazılı basında da genellikle Çingene sözcüğünden kaçınılır, onun yerine Roman kullanılır. İlginç olan, üniversite öğrencilerinden ihtiyarlara kadar Roman ve Çingene sözcüklerinin hangi anlamları(?) karşıladığı hâlâ kocaman bir muallak. Derya Koptekin, kitabına bu minvalde bazı araştırmaları da eklemiş. Mesela İzmir menşeli online psikoloji dergisi ONTO’da yer alan bir araştırma sonucuna göre Roman denince akla gelen ilk sözcükler şöyle: Müzik, esmer, çiçek, dans, göçebe. Çingene denince akla gelen ilk sözcükler ise şöyle: Dans, eğlence, müzik, esmer, çiçek, kırmızı. Ne demiştik, bir de gacolar var. Onlar kim mi? Şehirliler. Evi, arabası olan ve mutlak zengin. Çingene/Roman çocukların bir çoğu gacolara özeniyor. Ama yeri geldiğinde onların kendilerini hor görmelerini kabullenemiyor, bir küfür sallıyorlar. Yine de yoksulluktan onları kurtaracak ilk semboller arasında ev, araba var.

    Çalışma koşulları açısından çok farklı mecraları olmuyor Roman/Çingenelerin. Kadınlar temizliğe gidiyorlar, erkekler de düğünlere, pavyonlara gidiyorlar müzik yapmaya. Bunların dışında elbette uyuşturucu satanı da var hırsızlık yapanı da. Pamuk tarlalarında çalışanların sayısı gittikçe azalırken robotlaşıp insan gücünden vazgeçen fabrikalar sebebiyle işsiz kalanlar da bir hayli fazla. Açık biçimde fakir bir sınıfı temsil ediyor Roman/Çingeneler. Fakat yoksulluklarını “o kadar da değil” hâline getiren çocukça ama samimi yorumları da her zaman var. 12 yaşındaki Hakan “Biz mesela zengin değiliz, ama babamla abim para biriktire biriktire, çalışa çalışa plazma aldı. Bilgisayarımızın kasası bozuldu… Bilgisayarımız var, plazmamız var” ile açıklıyor yoksulluğunun göze batmaması gerektiğini. Burada Koptekin, Richard Sennett‘in ABD’li fırın işçileriyle ilgili söyledikleri arasında bir paralellik kuruyor: “Kişi kendisi olduğu için saygı görmek ister. ABD’de sınıf kişisel karakter meselesi olarak algılanır. Dolayısıyla bir grup fırıncının %80’i “Ben orta sınıftanım,” dediğinde, onların asıl cevap verdiği soru ne kadar para ya da nüfuz sahibi oldukları değil, kendilerini nasıl değerlendirdikleri sorusudur. Yani asıl cevap, “fena değilim”dir.” [sf. 112]

    İlerleyen sayfalarda, Heidegger’ci söylemle çocukların bu ‘acımasız iyimserliği’nin altında modernleşen şehirlerde (kentlerde) sıkça gördüğümüz yeniye, mala ve mülke olan tutkunluk var. Yeniye ulaştıkça fakirlikten, yoksulluktan sıyrıldıklarına inanıyorlar.

    Bauman, çağımızda yoksul olmanın değişen anlamından söz ederken, “Yoksul olmak bir zamanlar anlamını işsiz olma durumundan aldıysa, bugünkü anlamını esas olarak yeterince tüketmiyor olma durumundan almaktadır,” diyor. Ona göre, tüketim toplumunun yoksulları “defolu tüketiciler”dir. Bu tespitler, çocukların yoksulluklarını tüketim mallarına sahip olmamaları üzerinden açıklıyor olmaları ile de uyumludur. Büyü yapabilen bir dizi karakterini çok sevdiğinden söz eden Yunus Emre (9), kendisinde de büyü gücü olsa ne yapmak isteyeceği sorusuna “Motor, araba, ev isterdim,” diye yanıt veriyor. Yunus Emre’nin bu tüketim mallarını büyü ile elde edebileceği şeyler olarak anması, çocukların içinde yaşadığı yoksulluğun boyutları hakkında fikir veriyor.” [sf. 174-175]

    Çingene/Roman çocuklarının anlattıklarında, yoksul bir mahallede büyümenin tüm acımasızlığının dürüstçe aktarılmasını sağlıyor Koptekin’in bu araştırma kitabı. Kimlikleri, çalışma şekilleri, toplumsal konumları, her yerde kendi dillerini (argo) kullanmaktan hiç kaçınmamaları, birbirlerini dövüp sevmeleri, kız kaçırmaları, sosyal haklara erişim konusunda yaşadıkları büyük çaresizlikler koca bir merak konusu iken meselelerin tam da içinden anlatıyor Koptekin:

    Bir gün, ders programına uygun olarak dersini sürdürmek isteyen öğretmenlerinden birine Nergiz, “Aman be, ne bayık karısın, (h)ep ders, (h)ep ders!” diye serzenişte bulunmuş; başka bir günse ikinci sınıfa geçtiği hâlde henüz okuma yazma öğrenememiş olan Yunus, derste “e” harfini çalıştıkları esnada sıkılıp öğretmenine “Aman be, sokayım e’ye!” demişti.” [sf. 192]

    Onların hayatlarında yalnızca darbuka, roman havası, kırmızı ve et yok. Hatta et belki de hiç yok! Keşfedilmesi gereken bir tarihleri bile yer bulamıyor kitaplarda. Oysa ne çok çare bulmaya başlanabilir, hepsi gülen ve gülmekten vazgeçmeyen Çingene çocuklarla…

     
  • gencyazarlarklubu 07:52 on 28 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Dünya’nın Enteresan Kitapları 

    Ahmet Büke’yle “100 Tuhaf Kitap” röportajımız üzerine, eklemeden duramadım… Bütün deli işi, saçma kitaplar bizde çıkıyor sanmayın sakın. Hem dünyada öyle çok tuhaf kitap var ki, hepsini bir kitaba sığdırmak mümkün de değil. Dünyanın en tuhaf kitaplarına verilen pek şenlikli bir ödüllü yarışmayı anlattığım bu yazı size bir fikir verebilir. Emin olun, o yarışmanın birincileri, ikincileri, üçüncülerinin yanında bizimkilerin saçmalığı çok masum kalacak…tuhaf-kitaplar-gulenay-borekci-

    Ahmet Büke’nin “100 tuhaf Kitap”ı bana İngiltere’de çıkan kitap dergisi The Bookseller’ın geleneksel ödülünü hatırlattı. The Bookseller, 1978’den beri her yıl en tuhaf isimli kitaba ödül veriyor. Hikâyesi matrak: Derginin editörlerinden Bruce Robertson, 78’de Frankfurt Kitap Fuarı’nı gezerken dişe dokunur hiçbir şey olmamasından ötürü öyle sıkılmış ki her yıl katılmaya mecbur olduğu bu fuar turlarını eğlenceli hale getirmenin yolunu, standlarda saçma isimli kitaplar aramakta bulmuş. Sonra da bu iş gelenekselleşmiş. Eh, anladığım kadarıyla oralarda “Goblinproofing One’s Chicken Coop” gibi nadide eserlere rastlanabiliyormuş. Türkçesi, kümesteki cinleri kovmak… Sayfalar ilerledikçe cinlerin yanı sıra periler ve gulyabaniler de işin içine karışıyormuş, siz de kümesinizi bu türden tabiatüstü mahluklardan nasıl sonsuza dek arındıracağınızı öğreniyormuşsunuz. Kesinlikle elzem! Tabii çatlaklar için…

    Bizdeyse, açık konuşalım, “Örnek Garsonun El Kitabı”nı aşabilecek çapta bir esere şahsen rastlamadım. Tabii ben yine de inatla yolumun üstündeki her sahafa uğruyor ve haftada bir Kabalcı’nın üst katındaki Kelepir standına yeni hazineler gelmiş mi diye bakıyorum. (Yayıncılar ellerinde kalan “talihsiz” kitapları 365 gün boyunca bu standda çok ucuza satıyorlar. Düşünün; 1 veya 2 TL’ye kitap aldığım bile oldu oradan. Hem sadece saçma olanlar değil, gayet güzel kitaplar da bulabildim.)

    Ama konumuz bu değil; The Bookseller’ın En Tuhaf İsimli Kitap Ödülü… Geçmişlerinde neler var neler. Mesela “Greek Rural Postman and and Their Cancellation Numbers”, yani taşralı Yunan postacılar ve iptal numaraları… Pul koleksiyonculuğuyla ilgili küçük bir broşürken, 79’da ödül aldıktan sonra bir kült başyapıt sayılmaya başladı. En yakın rakiplerinden biri, “People Who Don’t Know They’re Dead”, yani öldüğünden bihaber insanlar… Kitapçıların “paranormal” raflarında rastlayabileceğiniz bu kitabı unutulmaz kılan içeriği değil, ismi. Bundan pek kanlı ve dehşetengiz bir sinema filmi çekerlerse hiç şaşmam.

    Tuhaf, enteresan, ilgi çekici yahut manasız isimli diğer bazı kitaplara gelince… “The Anger of Aubergines” (patlıcanların öfkesi), “Coyotes I Have Known” (tanıdığım çakallar), “Fancy Coffins” (şık tabutlar), “The Aestetics of Japanese Lunchbox” (Japon sefertası estetiği), “Reading Toes” (ayakparmağı falı), “Reusing Old Graves” (eski mezarları yeniden kullanmak), “Rats: For Those Who Care” (fareler: aldırış edenlere)…

    İki tanesine bilhassa dikkatinizi çekmek isterim… “How to Shit in the Woods (korulukta büyük tuvaletinizi nasıl yaparsınız)… Kabul edelim, çok acayip. “Yitip gitmiş bir sanata çevreci yaklaşım” altbaşlığını taşıyor. Nutkum tutulduğu için daha fazla yorum yapamıyorum. “Knitting with Dog Hair” (köpek tüyüyle örgü örmek) ise gene tuhaf ama bir yandan da çok şeker. Köpeğinizin evdeki halıya, mindere, koltuğa yapışan tüylerini biriktirip onunla nasıl atkı bere falan öreceğinizi anlatıyor. Altbaşlıksa müthiş: “Hiç tanışmayacağınız bir koyundansa, tanıyıp sevdiğiniz bir köpeğin tüylerinden öreceğiniz kazak yeğdir.” Bilmem ki! Bir düşüneyim…

    Hem benim fikrimin ne önemi var! Ben şahsen “turta” ve “biyografi” kelimelerini birleştirerek “Pie-ography” (turtagrafi) diye bir kitap yazan Jo Packam’a rastlasım yakasına yapışıp “Söyle bana, neden yaptın bunu?” demek isterdim.

    Uzatmayalım, mevzu anlaşıldı bence. Ama şurası anlaşılmamış olabilir, o yüzden The Bookseller ekibinden Horace Bent’e kulak verelim: “37 yıldır verilen bir ödülle ilgili bir noktayı titizlikle düzeltmek isterim. En saçma salak kitap yarışması falan değil bu. Biz sadece en tuhaf isimli kitabı seçiyoruz. Bazılarının içeriği ismi gibi saçma ama emin olun nadir sayılabilecek bazıları gerçekten çok iyi.”

    Çok tuhaf 3 kitap

    ♥ “Strangers Have the Best Candy” (en iyi şeker yabancılarda), Margaret Meps Schulte. Yabancılarla tanışmanın hayatınızı nasıl değiştirebileceği üzerine bir gezi kitabı.

    ♥ “The Ugly Wife is a Treasure at Home” (çirkin bir eş evde hazine sayılır), Melissa Margaret Schneider. Çin Kültür Devrimi’nde aşk, evlilik ve gündelik hayat…

    ♥ “Divorcing a Real Witch” (sahici bir cadıdan boşanmak), Diana Rajchel. Pagan bir büyücüyle evlenen bir erkeğin boşanma anıları

     
  • gencyazarlarklubu 07:48 on 28 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Selda Bağcan: “İhtiras tramvayına binin ve hiç inmeyin!” 

    selda-bagcan-uygar-taylan-egoistokur-primavera-3.jpg

    Selda Bağcan

    “Kardeşlerim Van Gogh Bar’a nazire olarak Beethoven Bar’ı açtılar, ilk orada sahneye çıktım”

    Barcelona’da düzenlenen Avrupa’nın en büyük müzik festivali Primavera Sound’un sanatçı listesinde Radiohead, Pj Harvey, Sigur Ros, Air, Lcd Soundsystem’in arasında Selda Bağcan’ın da adını  görünce heyecanla festival biletimi aldım. Ardından Selda Hanım’a ulaşıp röportaj istedim. İlk adımı atmamla macera başlamış, röportaj talebimi kabul etmesiyle heyecanım ikiye katlanmıştı. İspanyanın nefis şehri Barcelona’da 6 kişilik bir hostel odasına yerleştikten sonra hemen deniz kenarındaki festival alanı Parc del Forum’a koştum Alana girdiğimde Bağcan’ın orkestrasından Kemal Esen’in rüzgara karışan bağlama sesi bana yolu gösterdi. Bağcan prova için Ray-Ban sahnesindeydi. Gurbet ellerde duyduğum bağlamanın ve ilk defa canlı izlediğim 68 yaşındaki sanatçının çığlık gibi sesi karşısında tüylerim ürpermişti.

    Selda Bağcan, konsere elinde pudra aynasıyla hazırlanırken bir yandan da “İnsan kulise bir ayna koymaz mı? Rock festivali diye herkes ille rockçı olacak değil ya canım” diye sitem ediyordu. Sesiyle herkesi kendisine hayran bıraktığı konser sonrasında bu defa röportaj için kuliste buluştuk. Bağcan Primavera’ya çıkış şarkısına gönderme yapıp “Yaz gazeteci yaz” dedi ve röportaja başladık.

    1971’de başladığınız müzik yolculuğunuzda tam 45 yılı doldurdunuz. Nasıl hissettiriyor bu durum?

    Zafer tabii ki… Çok memnunum. (Gülüyor.) 20’li yaşlarda ünlü oldum ben. 40 yaşında bırakırım diyordum. 40 olunca, “50’de bırakırım” dedim. 50’ye geldim, “Yaa çok iyi söylüyorum ne bırakması…” dedim. 50’yi geçtik 60’a gidiyoruz. Artık anladım ki bırakamayacağım. 45 yıl geçti böyle…

    “Kendimi en çok deyişlerde beğeniyorum”

    Bir sanatçı olarak engellenmenin, şarkılarınızın yasaklanmasının ‘bırakamama’ durumuyla bir ilgisi var mı?

    Hırs olabilir; ihtiras… Hep söylerim. Bana “Gençlere ne tavsiye edersin?” diye sorarlar. Türkiye’de 45 sene ayakta kalan sanatçı birkaç tane var çünkü. Ben de derim ki; “İhtiras tramvayına binin ve hiç inmeyin!” Benim sloganım bu.

    Sizin bir sözünüz var “Ulusal olmadan uluslararası olunmaz” diye. Türkiye’den birçok sanatçı yıllardır Doğu-Batı sentezi adı altında birçok şey denedi. Fakat bugün sizi sahnede özünüzü değiştirmeden, olduğunuz gibi görüyoruz…

    Eğer türküleri çok güzel söylerseniz başka hiçbir şey yapmanıza gerek kalmaz. Bir de duygularınız olsun. Gerisini zaten orkestra ve aranjörler yapıyor. Siz türküyü duygulu ve doğru söyleyin yeter. Ben bunu yapıyorum. Duygulu bir insanım. Türküleri güzel ve doğru söylüyorum. Özellikle deyişlerde iddialıyım. ‘Yürüyorum dikenlerin üstünde’, ‘Uğurlar olsun’… Kendimi en çok deyişlerde beğeniyorum.

    Bugün sizi ilk defa sahnede izledim. Sesiniz çok kuvvetli, aynı zamanda temiz. Bugün burada Primavera’yı inlettiniz. Korumak için bir şey yapıyor musunuz?

    Sigara içmiyorum en başta. Kola, soda ve bira gibi asitli içecekler de içmiyorum. Üçünü de severim aslında ama içemiyorum. Çünkü ses tellerinin üzerinden kezzap gibi geçer asit, mahveder. Ama insanlar bunu bilmiyor ve günde 10 tane kola içiyorlar. Benim öyle bir lüksüm yok, sesim gider. Bir de konserlerden önce nefesimi açmak için yürüyüş yapıyorum. Beni Tarabya sahilde yürüyüş yaparken görürseniz bilin ki mutlaka konserim vardır.

    “Gitarıma sesimle eşlik ediyorum”

    Bugün 68 yaşında sahnedesiniz. Hiç tökezlemiyorsunuz. Sahnede inanılmaz kontrollüsünüz. Hangi enstrümandan ne ses çıktı, hangi amfi kısık, nereden duman çıktı…

    O duman ne biliyor musun? O duman sabotaj benim için. Çünkü ses tellerinin üzerine oturuyor… Ne diyorlar, sis makinesi… Pürüz yapar, gıcık yapar, mahveder ses tellerini. Ben gitar ve bağlama çalarak şarkı söylüyorum, besteler yapıyorum. Düşünebiliyor musun Jose Feliciano gibi gitar çalan biriydim ben. Jose Feliciano demiş ki, “Ben gitarıma sesimle eşlik ediyorum.” Ne güzel bir söz!

    Sivaslı olduğunuz zannediliyor ama Muğla doğumlusunuz. Biraz geçmişe gidebilir miyiz? Müzikle aşkınız nasıl başladı?

    Köken olarak Makedonyalıyız. Babam 1914 Manastır doğumlu, o 1 yaşındayken, yani Balkan Savaşı sırasında ailesi Türkiye’ye gelmiş, Manisa’nın Turgutlu ilçesine yerleşmiş, yanında getirebildikleriyle de bağ bahçe almış. Rençber bir aile. Tütün, pamuk ve üzüm bağlarımız vardı. Bunlarla geçinirdik. Anne tarafı da Kafkaslardan, Kırım’dan göç etmiş. Erzurum ve Sivas’a uğramışlar ve Bolu’nun Madakbaş köyüne yerleşmişler. Madakbaş ‘baş şair’ demekmiş Azeri dilinde. Nereden nereye! Babam veteriner hekimdi, annem de öğretmen. Memur çocuklarının her biri ayrı şehirde doğar ya tayin nedeniyle, bize de öyle olmuş. Ben de Muğla’da doğmuşum.

    Aslen kendinizi nereli görüyorsunuz?

    Kendimi önce Türkiyeli görüyorum, sonra da Dünyalı! Muğla’da doğdum, çocukluğum Van’da geçti. Babam Van’a tayin oldu veteriner hekim olarak. Hastanenin başhekimiydi. Orada öldü. 9 yaşındaydım. Tahsil için Ankara’ya geldik. Annem öğretmen maaşıyla 4 çocuğu büyüttü, okuttu. Hepsine yüksek tahsil yaptırdı.

    İlk mandolinle başladınız değil mi müziğe?

    Evet, Van’da mandoline babam sayesinde başladım. Ankara’ya taşınınca da gitarla tanıştım. Teyzemin çocuklarının gitarı vardı, biz de aldık. O zaman okullarda mandolin çalınırdı ama ben okula gitmeden başlamıştım mandoline zaten. Türkiye’nin batı hayranlığının neticesinde okullarda öğretiliyordu. Saz çaldırsana kardeşim! Niye mandolin öğretiyorsun okullarda enstrüman olarak! Bunlar Cumhuriyet’in yanlışları. Bak şimdi Teknik Üniversite’ye bağlı Türk Halk Müziği Konservatuvarı açıldığından beri halk müziğinde müthiş bir sıçrama var. Ben bilmediğim türküleri onlardan öğreniyorum. Çok başarılı türkücüler çıktı. Zara çok iyi bir örnek. Bir de gurbetçi çocukları var, Kubat mesela. Kardeşim sen Belçika’da oturuyorsun, türküleri ne zaman tanıdın? Yani ne kadar iyi bir ailesi varmış ki türkü öğretmişler. Çünkü oralarda pop müziğin baskısı altındasın. Sen nasıl o türküleri bu kadar güzel yorumladın? Nasıl öğrendin? Çünkü bambaşka bir dünya orası… Hayranım ben bu çocuklara…

    “Selda Bağcan’ın sesini duyunca aklımı kaçıracak gibi oluyorum!”

    İlk sahne deneyiminizi anlatır mısınız?

    Van Gogh Bar vardı Ankara’da. Kardeşlerimin kurduğu orkestra orada sahne alıyordu. Adı da Tayf, yani Gökkuşağı… Ertesi sene böbürlenip “Biz de böyle bir kulüp açabiliriz” dediler ve Van Gogh’a nazire olarak Beethoven’ı açtılar. Ben orada kırk yılda bir Cem Karaca ve Barış Manço’nun üstüne çıkardım. Yani onlar sahneden indikten sonra patronların kız kardeşi olarak sahneye çıkıp gitar çalar, şarkı söylerdim. Biliyorsun Türkiye’de gazinolarda assolistin üstüne çıkılmaz ama patronun kardeşi olursan, çıkarsın.

    Sonra Cem Karaca ve Barış Manço sizin şarkılarınızı söylemiş…

    Benden duydular… Cem Karaca ‘Tatlı Dillim’i, Barış Manço ‘Katip Arzuhalim’i benden duydu. Her ikisi de İstanbul’a döner dönmez plak yaptılar. Onlarınkinden 3 ay sonra çıktı ama benim plağım sattı.

    Yüzüklerin Efendisi filminden tanıdığımız ‘Frodo’ yani Elijah Wood’la nasıl tanıştınız?

    İlk olarak o Türkiye’ye gelmeden önce dünya basınına “Selda Bağcan’ın sesini duyunca aklımı kaçıracak gibi oluyorum!” diye açıklama yaptı. Sonra Türkiye’ye geldi. Burada da söyledi aynı şeyleri. Herkes çok şaşırdı. Malumunuz medyanın pek yüz verdiği birisi değilim. Hep itildim kakıldım, hapislere girdim. Yani solcu oldun mu… Türkiye’de her şey ol, solcu olma! Sonra Ekşifest’de birlikte çıktık. Resimler o gün çekildi. Bana gerçekten hayranmış. Nasıl güzel sarıldı. Bir ana-oğul sarılması gibi oldu. Bir de bir bakışları var… Çok da mütevazı. Bir sanatçı bir sanatçıya hayranlığını ancak bu kadar güzel gösterebilir.

    “1986’da Peter Gabriel’in WOMAD Festivali’nden davet aldım ama pasaportuma 7 sene el konuldu, gidemedim”

    Yeni jenerasyon size hayran ama geçmişte şarkılarınızın başına gelenleri anlamıyor. Şarkıların yasaklanması nasıl bir durumdur? 

    Tabii sizin tevellüt yetmiyor bütün bunlara. Ben 80’lerde şarkı sözlerimden dolayı üç defa hapse girdim. Albümlerim toplatıldı. Yani bu işin faturasını bir başıma ödedim. 12 Eylül’ün kurbanı oldum. Sanatçıların bir kısmı yurtdışındaydı, bir kısmı da burada sus pus olmuşlardı. Beni ellerine geçirince ha bire yargıladılar. Dokuz ayrı mahkemede yargılandım. 80’le 87 yılları arasında konser izinlerim verilmedi. Mesela 1986’da WOMAD Festivali’nden davet aldım ama gidemedim. Pasaportuma 7 sene el konuldu. O dönem Peter Gabriel’in desteklediği bir festivaldi WOMAD Festivali. O yıl gidemeyince bunlar jest olarak benim bir şarkıma festival plağında yer verdiler. ‘Türk Köylüsü’ diye Nazım Hikmet’in şiirini yazdığı, bestesini benim yaptığım bir şarkı. O festival plağı bütün dünyayı dolaştı. Dünya radyolarında çalındı. O zaman internet falan yok! 1987’de yasaklı olduğumu bildikleri halde inadına tekrar çağırdılar. Bu defa pasaportum verildi ve gittim Glastonburry’ye… Glastonburry’de şarkı söyleyen tek Türk benim. 4-5 konser yaptım orada. İşte o festival plağıyla dünyada meşhur olduk yani. Sonra o plak sayesinde İsrail’e, AKKO Festivali’ne gittim 1991’de. Khan el-Umdan diye bir Osmanlı kalesinde konser yaptık. Üstünde taşa oyulmuş Osmanlı bayrağı var. Herkes Osmanlı torunlarıyız diye övünüyor. Ben Osmanlı bayrağı altında konser yapıyorum ama siz beni içeri tıkıyorsunuz. Ayıp! (Gülüyor.)

    Sesinizdeki çığlık nelere isyan ediyor?

    Dünyadaki haksızlıklara ve insanların aç olarak yatağa girmesine. Her gece yatağına aç giren milyonlar var. İnsansan buna isyan edersin.

    Sizin arçalarınızda ki saykedelik elektro gitarlar ve synth sololar artık bugün birçok parçada kullanılıyor. Bunlardan telif alıyor musunuz?

    Maalesef… Bugüne kadar sadece Dr. Dre’den aldım. Öyle güzel bir para verdiler ki bir araba aldım o sayede. Düşünebiliyor musun? Tek parçamı, o da birkaç saniye kullandı. Mesela Mos Def’in plak şirketinden hiçbir şekilde alamadık.

    Türkiye’de yeteri kadar kıymetiniz biliniyor mu?

    Maalesef bilinmiyor… Bilselerdi böyle olur muydu? Şarkı sözlerinden bir insan hapse girer mi ya! Girdik ama . Neyse hepsi beraatla sonuçlandı. Aynı şarkıları satıyorum şimdi.

    Pek çok ilke de imza atmışsınız sanat yolculuğunuzda…

    Türkiye’de bütün yenilikleri ilk ben yaparım. Mesela İlk Kürtçe türküyü ben söyledim. Cesaret isterdi o dönem.

    “Seni neden Janis Joplin’e benzetiyorlar?”

    Time’da dünyanın efsane kadın sesleri sıralamasında adınız var. Burada Primavera kitapçığında da Joan Baez ve Janis Joplin gibi isimlerle birarada anılıyorsunuz. 

    “Seni neden Janis Joplin’e benzetiyorlar?” diye sorduklarında “Kıvırcık saçlarımdan” dedim. O da kıvırcıktı. (Gülüyor.) ‘Joan Baez ve Janis Joplin’e yol gösteren şarkıcı’ demişler benim için. İkisi de yaş olarak benden büyük. Ben onlara yol gösteremem, onlar bana yol gösterebilir. O listede aman Allah’ım kimler var kimler… Amaro Rodriguez, Mariah Callas, Safiye Ayla…

    Bugün burada, Primavera’da yabancılara türkü söylettiniz…

    Bu çok güzel bir duygu tabii… Bugün burada mendillerle halay çektiler. Bir de tabii şarkılarımı bilerek geldiler. 4 şarkım hit olmuş dünyada. ‘İnce İnce Bir Kar Yağar’, ‘Yaz Gazeteci Yaz’, ‘Yaylalar’, ‘Mehmet Efendi’… 2006 yılında İngiltere kaynaklı bir firma yayınlamıştı.

    Pişmanlık duyduğunuz bir şey var mı?

    Var tabii… Mesleki hayatımla ilgili pek yok ama özel hayatımla ilgili pişmanlıklarım var. Mesela piyano çalmak isterdim. Başladım başladım, bıraktım; fırsatım olmadı. Çok iyi İngilizce bilmek isterdim. Ona da başladım, olmuyor. 6 ay Londra’da oturmam lazım. Konuşuyorum çat pat fakat Londra’da bir 6 ay kalsam bülbül gibi olurum. Vakit yok… Majör Müzik diye plak şirketimiz var bütün vaktimizi alıyor. Bir de 20 kedim var, hepsi Van kedisi. Bakıcıları var ama benim gibi bakamazlar. Ben aşkla bakıyorum onlara.

    Hayranlarınıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?

    Beni izlemeye devam edin…

     
  • gencyazarlarklubu 07:43 on 28 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    ÖDÜLLÜ AJAN: “Bana lezzetli kitaplarla gelsinler” 

    Birleşik Krallık Yayıncılar Birliği  Nermin Mollaoğlu’nu Yılın Edebiyat Ajanı seçti. Ama Nermin buralarda daha da önemli biri bence. Neden derseniz; kendisi, Türk edebiyatının sadece İngilizce ve Almanca değil, Malalayam ve Amharik dillerinde okunmasının yegane sorumlusu. Yayın dünyamızın gözbebeği, kara kutusu, sır tutucusu da olan Nermin’le işini konuştuk. Yazar ajanı denilen kişi kimdir, nasıl çalışır… Yayıncılıkta nerelerden nereye geldik… 2017’nin bizdeki ve dünyadaki trendleri neler olacak… Ben sordum, o da tatlı tatlı cevapladı.nermin-mollaoglu-egoistokur-gulenay-borekci.jpg

    Size bir sır vereyim, şu ya da bu sebeple edebiyat dünyasından iki kişi biraraya geldiğinde konu mutlaka bir biçimde Nermin Mollaoğlu’na gelir. Kendisi, edebiyat dünyasında kitabı dahi olmayan en ünlü isimdir. Neden? Çünkü birçok ünlü yazarın “ajanı”, bizim kitapların şimdilik 40’ın üzerinde dünya diline çevrilmesinin de birinci dereceden müsebbibidir. Ayrıca Amerika’dan, Avrupa’dan, Hindistan, Arap ülkelerinden, Çin’den hatta adını bile bilmediğimiz uzak diyarlardan sayısız yayınevini, yazarı, kitabı temsil eder. Hem de tam 10 yıldır. Mollaoğlu ile bütün bunları ve edebiyat dünyasında olup bitenleri ve daha fazlasını konuştuk…

    Enteresan bir iş yaparak “telif hakları ajansı” denen bir kurumu görünür hale getirdin. Yine de tam olarak yaptığın işi anlatır mısın?

    Yeğenim Arda Eren 6 yaşındayken öğretmeni, “Teyzen ne iş yapıyor” diye sormuş. “Teyzemin mesleği e-mail yazmak” diye cevap vermiş o da. Eh, beni en çok e-mail yazarken görüyor. Gerçekten de benim işim profesyonel olarak e-mail yazmak, okumak ve anlatmak… Aramızda kalsın, bunların üçünü de yeterince iyi yapabildiğimi düşünmüyorum.

    Atıyorsun, doğru cevap bu değil…

    O zaman şöyle: Yazarı ve kitabı doğru yayıncıyla buluşturuyoruz. Türkiye’deki yazarları temsil edip onların daha fazla okunmalarına çalışmak, dünya dillerine çevrilmeleri için dünyanın dört bir yanından yayıncılarla temasa geçip tanıtımlarını yapmak, işimizin en şatafatlı görünen kısmı. Fakat itiraf edeyim, en az para kazandığımız kısmı da bu. Gerçi şükürler olsun, son dönemde 1700’den fazla sözleşme yapmışız, 46 ayrı dile…

    Peki bu kadar sözleşmeyle nasıl oluyor da para kazanamıyorsun?

    1700 sözleşmeyi sadece Almanca, Fransızca, İngilizce yapmış olsaydık, elbette kazanırdık. Fakat bir yazarın Pakistan’da, Gürcistan’da, Portekiz’de, tam bir cangıl olan Arap ülkelerinde de okunması gerekiyor. Oralara gidip yayıncılarla temasta bulunuyor, edebiyat festivalleri hatta basınla tanıtım için çalışıyorsunuz. Urducaya bir kitap satıldığı zaman avansı topu topu 200 dolar. Vergisini düş, posta masraflarını düş ama enerjimizi, çalışma azmimizi, daha fazla dile çevrilme isteğimizi düşme. Burhan Sönmez’in Malayalam dilindeki sözleşmesi 100 dolardı ama o çeviriyi instagrama eklerken çektiğim fotoğraf benim için paha biçilmezdi.

    Başka?

    İkinci işimiz, yabancı dilde yazılmış kitapları Türkiye’deki yayıncılarla buluşturmak. Üçüncü işimiz de, İTEF’i yani İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’ni organize etmek. O benim gözbebeğim, gönül ağrım. Umarım yelkenimize güç verecek yeterince rüzgar bulur ve Mayıs ayında 8’incisini yapabiliriz. Malum deniz dalgalı bu aralar…

    Kalem Ajans 10 yaşında. Hangi ilkler başarıldı o şemsiyenin altında?

    Dünyanın en önemli yayıncılık etkinliği olan Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye’den bir kuruluşun parti düzenlemesi bir ilkti. Yanımızda sen de vardın o gece, bir kez daha teşekkürler. Şaka bir yana, uzun ve çok engebeli bir yoldan geliyoruz. Keşke bizden önce bu işi yapanların sayısı çok olsaydı, keşke ‘Türk edebiyatı dünya dillerine çevrilemez’ diyen insanlar yayıncı olmak yerine mesela ayakkabı boyası üretselerdi, keşke ‘Kültür Bakanlığı Türkçe’den yapılan çevirileri desteklemek yerine yazarlara nasıl kitap yazılacağını öğreten kurslar açmalı’ diyen yayınevi sahipleri tavuk çiftlikleri kursaydı da sektörün gelişmesinde bu kadar gecikme yaşanmasaydı! İçim kabarmış galiba, üç vakte kadar sakinleşmem lazım. Evet, böyle insanlar geçti bu sektörden, hâlâ da varlar.

    Yola çıkarken neleri öngörmüştün ve ne gibi tepkilerle karşılaşmıştın?

    Şahane kocam Mehmet Demirtaş hayatımda olmasaydı asla gayet güvenli olan işimden ayrılıp Kalem Ajans macerasına atılmazdım sanırım. Hadi atıldım diyelim, hayalci davranıp nalları dikerdim. Kocam gündüzleri bana yardım edip, geceleri Roxy’de çalışarak eve para getirmeseydi, belki de eski işime geri dönmüştüm. O her zaman benim en iyi pusulam oldu. Kuzeyim, güneyim nerede, bana hep gösterdi. Şanslı biriyim herhalde, çevremdekilerden de çok destek gördüm. Yüreklendirildim, hata yaptığımda anlayışla karşılandım. İlk zamanlar kitaplarının onlarca dile çevrileceğini yazarlarım bile hayal edemiyordu, şimdi çeviri kitaplarını üst üste koyduğumuzda yerden kalbime ulaşıyorlar.

    Kimlerle çalışıyorsun?

    150’ye yakın yazarım var, artık saymıyorum bile. Dünyadan da 300’ü aşkın ajans ve yayıncıyla çalışıyoruz. Farklı ülke edebiyatlarının Türkiye’de tanınmasına önem veriyoruz. Yalnızca Almanya, İspanyolca, Kuzey edebiyatının değil, Romanya, Gürcistan gibi ülkelerin önemli yayıncılarıyla da çalışıyoruz. Çevirmenlerle işbirliği içindeyiz. 100 küsur çevirmeni temsil ediyoruz, onlar da yurtdışında bizim kültür elçilerimiz oluyor. Türkiye’deki yayıncıların işlerini çevirmen ya da çeviri fonu bularak kolaylaştırıyoruz.

    Türkiye’nin neredeyse bütün önemli yazarlarıyla çalışıyorsun, adı sanı duyulmamış bir yazara şans tanıman için ne yazmış olması gerekir?

    Saygın Ersin’i pek az okur duymuştur. Kendisi 2016’nın en özel kitaplardan biri olan “Pir-i Lezzet”in yazarı ve bu roman geçen hafta Almanya’nın en büyük yayıncılarından Hoffman und Campe’ye dev bir sözleşmeyle satıldı. Bana böyle lezzetli kitaplarla gelsinler, yeter! Yeni yazar keşfetmekten mutlu oluyorum. Ama yıllardan beri çalıştığım bir yazarımın kitabını mesela Afrika’nın Amharik diline satabilmek benim için daha heyecan verici. Birlikte yürünen yol önemli, yolda birlikte olmak güzel. Yine de beni en mutlu eden işim, Kalem Ajans’ı kurmak ve şu anki ekibimi biraraya getirmek…

    Bir hayalin var mı?

    Emekli olacağım günü iple çekiyorum. Geçen yıllar esnasında öyle çok anı, dost biriktirdim k, üşününce burnumun direği sızlıyor. Emekli olup portakal kokulu bir adada mahsur kalsam, tabletimden okumak istediğim kitapların elektronik formatlarına ulaşabilsem, yeter bana… Güzel hayaller!

    Ben işinle ilgili hayalini sormuştum…

    Milli Piyango’dan büyük ikramiyeyi kazanmak ve o parayla İstanbul’da uluslararası bir yazar-çevirmen evi kurmak.

    Nermin’e değil yazar ajanına net bir soru: Çok satan kitap mı, iyi kitap mı?

    Net cevap: Ekibin maaşlarını ödemek ve daha çok elbise satın almak için, çok satan kitap. Ülkemin edebiyatının gelişmesi için, iyi kitap. Nermin’in egosu için ise, çok ünlü olmayan bir yazarın kitabını keşfetmek veya kitap yazma fikri kafasında açık renkli olan birini kırmızı kalemle kitap yazmaya motive etmek.

    2016 Türkiye ve dünya için karanlık, acılarla dolu bir yıldı ama güzel şeyler de olmuştur gibi geliyor bana. Bu yılın senin için en özeli neydi?

    30 Temmuz’da 41 yaşıma âşık, rüyalı, hülyalı girdim. Güzeldi!

    Ağaçların bilinmeyen hayatı

    Edebiyat söz konusu olduğunda dünyada hangi temalar, eğilimler, değerler yükselişte?

    Bair ara vampirler okunuyordui, ardından orta yaş kadınlarına yönelik kitaplar geldi, “Grinin Elli Tonu” trendini hatırlıyorsundur. Bir sonraki akım, “yeniden keşfedilen kitaplar” adı altında klasiklerin yayınlanmaya başlamasıydı. Son Frankfurt Kitap Fuarı’nda ise Avrupa Edebiyatı’nda genç seslerin yükselişine tanık olduk. Türkiye’ya gelince; cinayet romanları, korku ve fantastik öne çıkıyor. Bir de umut dolu, güncel ve “kadınlar için” diye tabir edilen kitaplara ilgi var. Popüler kültür kitapları ise kendi kültlerini yaratıyor; mesela son yılların önemli teması ağaçlar. Ağaçların bilinmeyen hayatı üzerine birçok kitap yazılıyor ve çok okunuyor.

    Herkesin her şeyini ilk sen öğreniyorsun. Yayın dünyamızdan bir sır istesem?

    Hakan Günday’ın yeni romanının ismi yine tek kelime. Ama hangi kelime olduğunu söylemem.

    Bizde henüz denenmemiş ne kaldı? Yayıncılara, yazarlara önümüzdeki dönem için tavsiye edersin?

    E-kitabın yaygınlaşmasını isterdim. E-kitap okur sayısı gelişiyor ama ulaşabilecekleri Türkçe kitap az. Bu yüzden çoğu İngilizce okuyor, bundan mutlu değilim. E-kitap ve sesli kitabı gerçekten seviyor ve destekliyorum. Hiç yapılmadığını düşündüğüm bir şey de var: Kimse büyük puntolarla normal boy kitaplar basmıyor. Sırf bunun için bile bir yayınevi kurabilirim. Malum 41 yaşındayım, okuma zevkim yaşım ilerledikçe bozulsun istemiyorum. Fakat bazı yayıncılar kitapları öyle küçük puntolarla basıyorlar ki insanın canı okumak istemiyor.

    Resimaltı
    “Kalem Aans’ta Yabancı dillerden çeviri haklarıyla Sedef İlgiç, Nazlı Gürkaş ve Göksun Bayraktar ilgileniyor. Satışı gerçekleşen kitapların sözleşme ve ödeme kısımlarıyla, yani işin en stresli bölümünde ise Berrak, Songül ve Can var. En gençlerimiz ise Gizem Özgüven ve Hazal Baydur. Hepsi benim yaşıma geldiğinde, kim tutar Türk edebiyatını… Aslında burada galiba tüm işi şahane ekibim yapıyor, o sayede işte ben de seninle gevezelik edip kahve keyfi yapabiliyorum.”

    Ajan olmanın sırları

    “İyi bir yazar ajanı hani özellikleri taşımalı diye merak edenler, ekibime baksın. Çok okuyorlar, okuduklarını ajans gözüyle değerlendirip anlatabiliyorlar. Sonra çalışkanlar. Yaptıkları işi seviyor, kendilerini geliştirmek için uğraşıyorlar, saç rengim kötü olunca da rahatça bunu bana söyleyebiliyorlar… Daha ne olsun!”

     
  • gencyazarlarklubu 11:20 on 27 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Bahar Gelsin 

    daglar.jpgbu ülkenin dağınık girişinde sevdik bahar’ı
    en güzel yerlerinden sevdik deseni ve renkleri.
    bu büyük kilerde biz
    sebzeler bir yana, meyveler bir yana
    özlemekten sevdik yetişemediğimiz her ne varsa.

    baharat koklattık eğilip baygın günlere
    benim ellerimde sarı bir attı azat ettiğim
    koştuk
    çok hırpalanmış bir nal gibi hayatın duvarında
    oyulduk… oyulduk… oyulduk…

    sütün kestiği gecelerde yükselirken kavga sesleri
    onlar Çankayalı
    bizler ya Hopa ya Şemdinlili
    copla yıkılmıyor bazı insanlar
    bazı hücreler dünyanın en özgür yeri.
    ama annemiz buzdolabının kapağını açarken kanser
    babamız 10 sene önce kurulmuş rakı masasında uyuyor
    kardeşimiz sokağa çıkacak velhasıl sol bacağı hala askerde
    kaçak hüznümüz, şiirlerimizin üstüne yıkılıyor.

    yokuş aşağı sevdik biz bahar’ı
    sıkılı bir yumruk gibi yarının suratında
    dudaklara ve sevgiye yenilerek
    yıkandık sabrın gölünde

    şimdi saçlarımız uzun ve kulağımızda küpe
    işe başlıyor karanfiller
    eski bir tüfekte.

    Necmettin Ali

     

     

     
  • gencyazarlarklubu 10:42 on 27 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Cansel’i Unutmadık 

                           Dünyanın hangi vakit bu hale geldiğini bilmiyorum; demek ki gece onun saçları kadar karanlıkmış ve bazı öğretmenler sanıldığının aksine kutsal seçilmiş anne-babalarımız değilmiş. Hiçbir kimse nefesi yarım kalmış genç kadını geri getiremezmiş. Miş’te kalmış bir ömrü şimdiki zamana çevirmek imkânsızmış.
    “İmkânsız ” ne kadar çok acıyı içinde barındıran bir kelime. Olumsuz anlamından sıyrılamayacak kadar çaresiz, dilediğince öbek öbek kelimeleri yutsun, yine de iflah olmaz bencil düzenin mağdur sözcüğü…
    “Cansel de dönmez artık tıpkı diğerleri gibi” düşüncesine inandıran açık ve acımasız kelam.
    Erk sistemin sözüm ona gücünü kadın üzerinde denediği yeryüzünde o öğrenci, daha lise sıralarındayken mezarın yorgun bekçisi oldu. Onca, “kadına özgürlük” eylemlerinde Cansellerin kalp atışını korumaya çalışan toplumun kulakları, belki de onun sesini duyamayacak kadar sağırlaştı.

    Yani psikolojik sorunu hiçbir meslek örtmeye yetmezken, biz birilerine güvenmeye zorladık onu. Doğduğunda anne-babaya güven; okulda öğretmene, hastalandığında doktora, evlendiğinde kocana…
    Hep uğraştık; dudaklarını sıkıca kapayıp inanmamaya zorladık kendimizi ta ki o tabanca, kurşunu özgür bırakıncaya dek…
    Zaten hep o anda gelir akıl başa, onu anlamadım dersin. Yokuş aşağı yuvarlanır ruhun kaybettiğinin peşinden koşmaya başlarsın. Pankartlar yenilenir, bir isim daha eklenir yitirilenlerin yanına. Yine ve yeniden başlar eylemler, tam da kaldığı yerden. Köşe yazıları sıralanır, haberlerde üç gün art arda çıkarsın, ölümün tartışılır, tecavüze kurban gidişinle ilgili sosyal paylaşım alanlarında fotoğrafların dolaşır boy boy, poz poz ve sonra unutulursun!Tecavüze uğramış olmak ayıp(!) bir şeymiş gibi kimseye söylemezsin; söylesen dahi inandırmaya .çalıştığın kişilerle uğraşırken bulursun kendini. Çünkü adı batası dünyada kadın olmak, yok sayılmak anlamına gelir.Yaşadığın acıları bile usûlüne uygun saklamak zorunda kalırsın.Bu hayat, seni bir ardiye olarak görür ve kendini kemirinceye kadar o seni rahat bırakmaz.Bir gün o kararı verirsin. Kulakları sağır olmuş kişilere bağırıp çağırırken seni duymadıklarını fark ettiğinde yaparsın bunu.
    Bir intihara karar vermek her zaman içbunaltıcı diye düşünmezsin. Yaşın, ideallerin umurunda bile değildir. Çekersin tetiği. Tecavüzü kadının etine bağlayanların zihninde hiçbir şey iken, medyanın gündelik ritüeli olursun.
    Giderken o son nabız atışında, “susmayın!”dediğin halde her gece ışıkları kapatılan holde tek başına kalırsın.
    Çiçek kokuları ile çocukluğun ardından ağlar ve yıkılır zeminden sarsılan odan.
    Birgül Deniz
     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç
%d blogcu bunu beğendi: