Recent Updates Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • gencyazarlarklubu 11:20 on 27 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Bahar Gelsin 

    daglar.jpgbu ülkenin dağınık girişinde sevdik bahar’ı
    en güzel yerlerinden sevdik deseni ve renkleri.
    bu büyük kilerde biz
    sebzeler bir yana, meyveler bir yana
    özlemekten sevdik yetişemediğimiz her ne varsa.

    baharat koklattık eğilip baygın günlere
    benim ellerimde sarı bir attı azat ettiğim
    koştuk
    çok hırpalanmış bir nal gibi hayatın duvarında
    oyulduk… oyulduk… oyulduk…

    sütün kestiği gecelerde yükselirken kavga sesleri
    onlar Çankayalı
    bizler ya Hopa ya Şemdinlili
    copla yıkılmıyor bazı insanlar
    bazı hücreler dünyanın en özgür yeri.
    ama annemiz buzdolabının kapağını açarken kanser
    babamız 10 sene önce kurulmuş rakı masasında uyuyor
    kardeşimiz sokağa çıkacak velhasıl sol bacağı hala askerde
    kaçak hüznümüz, şiirlerimizin üstüne yıkılıyor.

    yokuş aşağı sevdik biz bahar’ı
    sıkılı bir yumruk gibi yarının suratında
    dudaklara ve sevgiye yenilerek
    yıkandık sabrın gölünde

    şimdi saçlarımız uzun ve kulağımızda küpe
    işe başlıyor karanfiller
    eski bir tüfekte.

    Necmettin Ali

     

     

     
  • gencyazarlarklubu 10:42 on 27 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Cansel’i Unutmadık 

                           Dünyanın hangi vakit bu hale geldiğini bilmiyorum; demek ki gece onun saçları kadar karanlıkmış ve bazı öğretmenler sanıldığının aksine kutsal seçilmiş anne-babalarımız değilmiş. Hiçbir kimse nefesi yarım kalmış genç kadını geri getiremezmiş. Miş’te kalmış bir ömrü şimdiki zamana çevirmek imkânsızmış.
    “İmkânsız ” ne kadar çok acıyı içinde barındıran bir kelime. Olumsuz anlamından sıyrılamayacak kadar çaresiz, dilediğince öbek öbek kelimeleri yutsun, yine de iflah olmaz bencil düzenin mağdur sözcüğü…
    “Cansel de dönmez artık tıpkı diğerleri gibi” düşüncesine inandıran açık ve acımasız kelam.
    Erk sistemin sözüm ona gücünü kadın üzerinde denediği yeryüzünde o öğrenci, daha lise sıralarındayken mezarın yorgun bekçisi oldu. Onca, “kadına özgürlük” eylemlerinde Cansellerin kalp atışını korumaya çalışan toplumun kulakları, belki de onun sesini duyamayacak kadar sağırlaştı.

    Yani psikolojik sorunu hiçbir meslek örtmeye yetmezken, biz birilerine güvenmeye zorladık onu. Doğduğunda anne-babaya güven; okulda öğretmene, hastalandığında doktora, evlendiğinde kocana…
    Hep uğraştık; dudaklarını sıkıca kapayıp inanmamaya zorladık kendimizi ta ki o tabanca, kurşunu özgür bırakıncaya dek…
    Zaten hep o anda gelir akıl başa, onu anlamadım dersin. Yokuş aşağı yuvarlanır ruhun kaybettiğinin peşinden koşmaya başlarsın. Pankartlar yenilenir, bir isim daha eklenir yitirilenlerin yanına. Yine ve yeniden başlar eylemler, tam da kaldığı yerden. Köşe yazıları sıralanır, haberlerde üç gün art arda çıkarsın, ölümün tartışılır, tecavüze kurban gidişinle ilgili sosyal paylaşım alanlarında fotoğrafların dolaşır boy boy, poz poz ve sonra unutulursun!Tecavüze uğramış olmak ayıp(!) bir şeymiş gibi kimseye söylemezsin; söylesen dahi inandırmaya .çalıştığın kişilerle uğraşırken bulursun kendini. Çünkü adı batası dünyada kadın olmak, yok sayılmak anlamına gelir.Yaşadığın acıları bile usûlüne uygun saklamak zorunda kalırsın.Bu hayat, seni bir ardiye olarak görür ve kendini kemirinceye kadar o seni rahat bırakmaz.Bir gün o kararı verirsin. Kulakları sağır olmuş kişilere bağırıp çağırırken seni duymadıklarını fark ettiğinde yaparsın bunu.
    Bir intihara karar vermek her zaman içbunaltıcı diye düşünmezsin. Yaşın, ideallerin umurunda bile değildir. Çekersin tetiği. Tecavüzü kadının etine bağlayanların zihninde hiçbir şey iken, medyanın gündelik ritüeli olursun.
    Giderken o son nabız atışında, “susmayın!”dediğin halde her gece ışıkları kapatılan holde tek başına kalırsın.
    Çiçek kokuları ile çocukluğun ardından ağlar ve yıkılır zeminden sarsılan odan.
    Birgül Deniz
     
  • gencyazarlarklubu 06:45 on 27 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Platon’un Devlet’i: Kıyamet Kütüphanesi’nin en kıymetlisi 

    Umut Hacıfevzioğlu, “Platon’dan Salisburyli John’a Devlet Adamı” adlı kitabıyla okuru felsefenin derinliklerine, devlet adamlığının inceliklerine doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Akıcı, tempolu, güçlü bir kitapla karşı karşıyayız. Sayım Çınar kitabı yazarından dinledi…sayim-cinar-felsefe-röportaj-egoistokur-hacifevzioglu.jpg

    “Esas problem bilgisiz bir kişinin, bilmediğini bilmemesi”

    “Platon’dan Salisburyli John’a Devlet Adamı” adlı eseriniz; devlet adamı, siyasetçi ya da yönetici olmanın ne anlama geldiğini sorgulayan bir kitap. Bu kitabı yazma aşamalarını anlatır mısınız biraz?

    Günümüzde siyaset üzerine yapılan akademik çalışmalar daha çok devletin ve siyasetin kurumlaşma biçimlerine odaklanıyor. Siyasal ve toplumsal yaşam üzerinde, devletin kurumlaşma biçimi kadar kişilerin de önemli etkileri olduğunu düşünüyorum. Hangi kurumlaşma biçimi olursa olsun -günün sonunda- kurumlar insandan bağımsız, kendinde yapılar değil. Bu görüşün doğru olduğunu kabul ediyorsak siyasetin “insan” boyutuna ister istemez odaklanmamız gerekiyor. Devlet adamı üzerine çalışmamın nedeni de bu; siyasetin insanla, etikle ilgisini ortaya koymak. Yeri gelmişken bu çalışmadaki sabrı, emeği ve katkısından ötürü hocam Doç. Dr. Ahu Tunçel Önkal’a teşekkür etmek isterim.

    Kitapta Aristoteles’in şu sözü dikkat çekiyor: “Gerçek siyaset adamının görevi mutluluk (eudaimonia) konusuyla ilgilenmektir.” Oysa dünya liderlerine baktığımızda çoğunun gerilimden beslendiğini görüyoruz…

    Sizin de işaret ettiğiniz gibi günümüz dünyasında pek çok lider gerilimden beslenmekte. Uzakdoğu’dan Avrupa ve Amerika’ya bunun örneklerini görüyoruz. Çağımızda egemen olan siyaset yapma biçiminin miladını Machiavelli ile başlatabiliriz. Bunun nedeni Machiavelli ile birlikte gelişen modern siyasetin daha çok güç ve iktidarı ele geçirmek için girişilen rekabetçi bir dünyadaki ilişkilere işaret etmesi. Oysa Eski Yunan filozoflarının, siyasal düşüncelerini ortaya koyarken politikacının güç ve iktidar rekabetinde kazanan taraf olmasının nasıl olanaklı olacağını temellendirme kaygısı taşıdıklarını söyleyemeyiz. Onların tartışması, o dönemde egemen olan “mutlulukçu ahlak” anlayışının devlette nasıl olanaklı kılınacağı üzerinedir. Dolayısıyla Aristoteles’in bu sözlerini siyasetle etik arasında kurduğu ilişki bağlamında değerlendirebiliriz. Aristoteles’e göre etik, “İnsan için iyi olan nedir?” sorusuna yanıt ararken siyaset, “bu iyinin devletin toplumsal ve siyasal yapısında gerçekleştirilmenin” pratik yönlerini tartışır. Evet, Aristoteles’e göre gerçek siyaset adamının görevi mutluluk konusuyla ilgilenmektir; çünkü insan mutlu bir yaşama ancak devlet çatısı altında kavuşabilir. Devlet adamına düşen görev de kişinin erdemli, mutlu bir yaşam sürmesini olanaklı kılacak koşulları hazırlamasıdır. Ancak burada belirtmemiz gereken önemli bir husus da Aristoteles’in kullandığı “mutluluk” kavramının eski Yunancadaki karşılığıdır. Eudaimonia, ruhun iyi durumda olması anlamına gelir ki, bu da ancak erdemli bir yaşamla olanaklıdır. O halde Aristoteles’in bu sözlerle, “siyaset adamının temel görevinin yurttaşların erdemli bir yaşam sürmelerini olanaklı kılmak” olduğunu kastettiğini söyleyebiliriz. Siyaset adamının, yurttaşların erdemli bir yaşam sürmelerini olanaklı kılması için de önce kendisinin erdemli olması gerekir; erdemli olmayan bir siyasetçinin devleti yönetirken erdemi dikkate alması beklenemez.

    Bilgisizlik insanın en büyük düşmanıdır. Felsefeyi konuşmanın, düşünmenin sizin açınızdan nasıl bir anlamı var?

    Bir insan bilgisiz olabilir, bilgisiz olmasının çeşitli nedenleri de olabilir. Açıkçası ben bilgisi olmayan, bununla beraber bilgisi olmadığının bilincinde olan insanları, “insanlığın en büyük düşmanı” olarak görmüyorum. Esas problem bilgisiz bir kişinin, bilmediğini bilmemesi; çünkü kişi bilmediğini bilmediği zaman her konuda ahkâm kesebiliyor. Toplumlara en büyük zararı bu insanların verdiğini düşünüyorum. Bir insanın, bir şeyi kendisine sorun etmesi için önce -her neyse- o şeyin bir sorun olduğunun farkına varması gerekiyor. Bilgisizliğinin farkında olmayan bir insana ne felsefe ne de başka bir disiplin yardımcı olabilir. Bana göre felsefeyi konuşmanın, düşünmenin tabii ki bir anlamı var. Yalnız bilgisizlik bağlamında konuşuyorsak kişinin bilgisizlikten, ani bir aydınlanma yaşayarak felsefeyi konuşması, düşünmesi bana biraz ütopik geliyor. Felsefeyi düşünmek ve konuşmak belirli bir bilinç düzeyini gerektirir.

    Felsefe eğitiminin ne işe yaradığını bilen bir öğretmeniniz olduysa, felsefeyle bağınız genellikle kopmaz, öyle değil mi? Siz de aynı zamanda bir üniversitede dersler veriyorsunuz. Öğrencilerinizle aranız nasıl?

    Çok önemli bir konuya işaret ettiniz. Felsefe öğreniminde öğretmenlerin rolü çok önemli. Yalnız, felsefe eğitiminin ne işe yaradığı değil de öğrenen kişinin, felsefi bakış açısının kedisine kattığı değeri bilmesi için her şeyden önce felsefeyle tanışması ve onu sevmesi gerekir. Dolayısıyla bir öğretmenin öncelikle öğrencilerine felsefeyi sevdirmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insan ancak sevdiği şeylerde, herhangi bir dış motivasyona ihtiyaç duymadan çaba gösterir. İlgi duyanlara, insan hakları, felsefe ve eğitim üzerine çok değerli çalışmaları olan hocam Betül Çotuksöken’in kitaplarını tavsiye ederim. Öğrencilerimle ilişkilerime gelince de bana sorarsanız çok iyi. Hepsini çok seviyorum. Öğrencilerime ve işime duyduğum saygının gereği olarak derslerime hazırlık yapmadan girmiyorum. Yalnız öğrencilerim bu konuda ne düşünüyor? Bunu, onlara sormak lazım.

    Din ile felsefe ilişkilerini nasıl açıklamalıyız?

    Philosophia, eski Yunanca bir kelimedir ve bilgelik sevgisi anlamına gelir. Felsefe yapan kişileri bilgeliği arayan kişiler olarak tanımlayabiliriz. Felsefede cevaplardan çok sorular önemlidir ve bilgelik sevgisi olan kişi; insana, dünyaya, evrene ilişkin bıkmadan sorular soran kişidir. Düşünce tarihine baktığımızda aynı sorulara birbirinden farklı pek çok cevabın verildiğini görüyoruz. Zaten mutlak, değişmez, değiştirilemez cevaplar felsefenin ruhuna aykırıdır. Eleştirinin, akıl yürütmenin ve sorgulamanın olmadığı yerde felsefeden bahsetmemiz olanaklı değildir. Felsefenin aksine dinde sorudan çok cevaplar önemlidir ve cevaplar da zaten kati olarak bellidir. İnanan kişinin Tanrı’nın buyruklarını sorgulamadan kabul etmesi ve yaşamını buna göre düzenlemesi gerekir. O halde dinde “bilgeliği aramak”tan bahsedemeyiz. Dikkat ederseniz “inanma edimi”nden söz ettim. Din ile inanma fenomeni arasında bir ilişki kurulabilir. Binlerce yıllık insanlık tarihine baktığımızda insanlığın her daim bir şeye inandığını görüyoruz. Bu “gök tanrı” olabilir, bir “totem” olabilir ya da “Zeus” olabilir. O halde inanmanın -Mengüşoğlu’nun işaret ettiği gibi- insanın varlık koşullarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Bu çerçevede, felsefeyle din arasında inanma ediminin fenomenolojik çözümlemesi bağlamında bir ilişki kurulabilir.

    Genel çerçeveye baktığımızda felsefe, akademik çevre ve üniversitelerle sınırlandırılmış durumda. Sizce felsefeyi günlük hayata yaymak çok mu zor?

    Genel çerçeve bağlamında haklısınız, felsefe akademik çevreyle sınırlı görünüyor. Aslında çağımızda bu sorun felsefeyle sınırlı değil; pek çok bilim dalında benzer sorunların olduğunu söyleyebilirim. Felsefenin günlük yaşamda görünür kılınmasının zor olduğunu düşünmüyorum. İletişim ve teknolojinin geldiği noktayı dikkate aldığımızda geniş kitlelere ulaşmak için pek çok olanak var. Öte yandan felsefenin akademik çevreyle sınırlı kalmaması için tek çözümün teknoloji olduğunu da düşünmüyorum. Ülkemizde akademi dışında felsefe etkinlikleri hâlihazırda yapılıyor. Hocam İoanna Kuçuradi’nin başkanlığını yaptığı Türkiye Felsefe Kurumunun etkinlikleri; Felsefe Sanat Bilim Derneğinin kurucusu ve direktörü olan Örsan Öymen’in Assos’ta -deyim yerindeyse- bir klasik haline gelen faaliyetleri; gazeteci yazar Uğur Pişmanlık’ın Tarsus’ta kurduğu Aratos Felsefe Okulu ve Çukurova Üniversitesi Felsefe Bölümünün Adana’da gerçekleştirdiği Felsefe Festivali ülkemizde felsefenin sadece akademik duvarlar arasına sıkışıp kalmadığına işaret ediyor. Tabii gönül ister ki ülkemizin her ilinde benzer etkinlik ve çalışmalar yapılsın. Ben yine de iyimserim. Sözünü ettiğim çalışmaların ilham kaynağı olacağını, benzer etkinliklerin ülkemiz genelinde yaygınlaşacağını düşünüyorum.

    Felsefe dışında hangi alanlar ilginizi çekiyor. Kimleri okursunuz?

    Felsefeyle edebiyatın bir araya geldiği ütopya, distopya türünde kitaplar okumayı seviyorum. Hatta şu günlerde distopyalar üzerine bir çalışma hazırlıyorum. Bununla beraber tarih, öteden beri ilgi duyduğum bir alan ve fırsat buldukça tarih okuması yapıyorum. Bu alanda Halil İnalcık, İlber Ortaylı ve Eric Hobsbawn’ın kitaplarını tercih ediyorum. Ayrıca, Dante, Boccacio, Erasmus, Montaigne, Stefan Zweig gibi hümanist yazarların klasiklerini okumayı da seviyorum.

    Norveç’te kurulan “Kıyamet kütüphanesi”nde sizce hangi kitap saklanmalı?

    Bildiğim kadarıyla Norveç’te kurulan “Kıyamet Kütüphanesi” projesiyle; uygarlığın yeniden inşa edilmesi gerekirse insanlığa yol gösterecek kitapların güvenli bir şekilde korunması amaçlanıyor. Bu projeyi duyduğumda aklıma gelen ilk şey İskenderiye Kütüphanesi oldu. İnsanlık tarihinin belki de en önemli eserlerinden biri olan ve Mısır’ın İskenderiye kentinde MÖ 3. yüzyılda kurulan bu kütüphanede 900 bin el yazması eser bulunduğu söylenir. Matematik, astronomi, tıp, felsefe ve daha pek çok alana ilişkin el yazmalarının bulunduğu bu kütüphane maalesef yakılmıştır. Bu trajik olay nedeniyle insanlık kim bilir neler kaybetti, bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. En azından insanlığın, geçmiş acı deneyimlerinden ders alması güzel bir şey. Kıyamet Kütüphanesi’nde hangi kitapların saklanması gerektiğini düşündüğümde aklıma gelen ilk kitap Platon’un “Devlet”idir. Platon’un “Devlet”i; öğrencisi Aristoteles’ten Romalı düşünür ve devlet adamı Cicero’ya, Roma edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak görülen Tacitus’tan Hıristiyan felsefesinin kurucu babalarından biri kabul edilen Augustinus’a, Alman filozof Hegel’den 20. yüzyılda hermenötiğe yaptığı katkılarla bilinen Gadamer’e, bilim felsefecisi Karl Popper’dan siyaset felsefecisi Leo Strauss’a pek çok yazar, düşünür ve filozofu etkilemiştir. Bununla birlikte, İngiliz düşünür Alfred North Whitehead her ne kadar; “Bütün Batı felsefesi Platon’a düşülmüş notlardan ibarettir” dese de Platon’un ve yapıtı “Devlet”in düşünce tarihindeki etkisi Batı felsefesiyle sınırlı değildir. Örneğin, İslam felsefesinin büyük düşünürleri arasında yer alan Farabi ya da İbn Rüşt gibi filozofların da siyasal düşüncelerini ortaya koyarken “Devlet”ten önemli ölçüde etkilendiklerini biliyoruz. Dolayısıyla bana göre, Platon’un “Devlet”i insanlığın en önemli ortak kültürel miraslarından biridir. Bu kitabı düşünce tarihinden çekip çıkardığımızda, bütün düşünce tarihinin seyrinin değişebileceğini düşünüyorum. Bu nedenle de Kıyamet Kütüphanesi’nde Platon’un “Devlet”i, saklanması gereken kitapların başında yer almalıdır.

     
  • gencyazarlarklubu 06:41 on 27 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Sezgin Kaymaz’ın Farfarası 

    farfara-sezgin-kaymaz-egoistokur-april-yayincilik.jpg

    Hayvanların dünyasını hem seviyorum hem de açıkçası orası bana daha ait olduğum bir yermiş gibi geliyor, çünkü ne yalan dolan var ne maskeler, roller… Kimin ne olduğunu hemen görüyor insan. Peki ya siz ne buluyorsunuz orada, neden  seviyorsunuz hayvanları?

    Maske yok, rol yok, yalan dolan yok, hile hurda yok, neyin ne, kimin kim olduğu belli, başında ne isen yolun devamında da osun, sonunda da o. Nedir bu? Ne bulmuş olabilirim? Biliyorum ne bulduğumu. “Aşk kuvvetli bir tutkudur, gelir geçer, söner gider, esas olan sevgidir, saygıdır, falan filandır!” deyip bilgiç bilgiç ahkâm kesenlerin asla bulamayacağı bir şeydir bulduğum. Aşk’tır; ta kendisidir.

    Romanınızda insanların rolü ne?

    Onlar, en ummadıkları yerden yiyorlar darbeyi; en havalısının burnu yere sürtülüyor bir güzel. Sürten de patron değil, müdür değil, “bir büyük” değil; hepi topu bir it. “Sillenin nereden geleceği belli olmaz!” diyorlar. İnsanların bu romandaki replikleri bundan ibaret.

    “Kim kendini bana açarsa kahramanım o oluyor” demişsiniz. O süreç nasıl ilerliyor? Bunu galiba size bir biçimde hep soruyorum siz de her seferinde tam olarak anlatamasanız bile dinlemeye, okumaya değer şeyler söylüyorsunuz. Gene sorayım… 

    Gene tam olarak anlatamam kesin. Ama deneyeyim. Plansız programsız, geldiği gibi yazıyorsan nasıl açıklayabilirsin ki o süreci. Geliyor işte. Bir adam çıkıyor bir yerden, bir kadın çıkıyor, bir hayvan çıkıyor, başlıyorlar yaşamaya. Kimi gülüyor kimi ağlıyor, kimi söylüyor kimi dinliyor; ben de işlerine hiç karışmadan seyrediyorum seyrediyorum, sonra da ne yaptılarsa yazıyorum. İlham desem inanır mısın? Ben inanıyorum. Esastan da ilham sanki.

    Nasıl hep gülümseyebiliyorsunuz? Kitaplarınız da iyi tabiatlı. Karanlık varsa bile gırgır yanları oluyor…

    Öyle çünkü. Neler neler yaşadık saç baş yolduran, şimdi dönüp baktığımız zaman “Amma da salakmışız!” deyip kikirdiyoruz. Üstelik sırf o yaşadığımız acılara, başımıza gelen bir zamanların felaketlerine değil bu dalgacı gülüşlerimiz; aynı zamanda saç baş yolan hallerimize. “Niye ağladın ki sen?” deyip deyip gülüyoruz işte. Hayat dövdüğü zaman bile öpüp okşuyor, gıdıklıyor oramızı buramızı. Bunu ancak araya uzunca bir zaman girince görebiliyoruz. Mesele, sırtımıza sırtımıza inen iki kamçı darbesi arasında kafamızı bir ancık olsun kaldırıp o kamçıyı vuranın aslında ne kadar komik, zavallı ve salak olduğunu görebilmek. Çoğumuz kafamızı kaldıramadığımız, “Anam sırtım, anam belim!” diye bağırıp durduğumuz için bunu beş on sene sonra görüp gülüyoruz; ben alışmışım galiba, aynı anda gülüp ağlayabiliyorum. Hayata kendini aç, bir kere olsun “Gel, ne olursan ol gene gel!” de, sen de gülersin ağlayacağına.

    Umutsuzluğa kapılmıyor musunuz hiç, dünyanın hallerinden, insanın insana, insanın hayvana ettiklerinden, kendimizi dünyanın en üstünü sanmamızdan?

    Elbette. Genel bir umutsuzluk hali içinde yaşıyorum dersem abartmış olmam. İki    sokak altımızdaki bir müstakil evin yıkıntısında daha gözleri yeni açılmaya başlamış dokuz bebek köpek vardı; gidip gelip bakımlarını yapıyor, karınlarını doyuruyor, aşılarını falan vurduruyorduk. Tek arzumuz, onların da yaşamaya hakkı var, yaşasınlar. Bir gece “insanın biri” çuvala doldurup boğmuş sekizini. Biz sadece bir tanesini kurtarabildik. Evinin önüne sokak kedileri için mama, su koyan mahalle sakinlerinin konu komşudan dayak yediğini görüp duyuyoruz televizyonlardan E, o zaman hani umut?

    Ama “masum olmayan insan yok” demişsiniz. Kötülük edenler neden yapıyor bunu o halde? Neden yalan söylüyor, ayrımcılık yapıyor, gıybet ediyor, katlediyor?

    Rakel Dink, “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulayalım!” demişti. Kastettiğim masumiyet bir caninin cinayet anındaki masumiyeti değildir; öyle bir şey yoktur. Ben Rakel Dink’in bir tek “Bebek” sözüyle ansiklopediler dolusu tasvir ettiği masumiyeti kastediyorum. Hepimiz bebektik, hepimiz masumduk; canavarlığı ne zaman öğrendik biz? Hadi öğrendik; bir zamanlar masum olduğumuz hakikatini değiştirir mi bu? Ya da bugün canavar olduğumuz hakikatini? İşte bunu sorgulayalım ve karşımızdaki canavara, bir zamanlar masum da olan canavar gözüyle bakalım. Bu onu mazur göstermez ama burnumuzu iyi bir sürter. Değil mi ki bir yerlerde birileri araya girip o bebeğin masumiyet kodlarıyla oynadı; demek ki dünya âlem de oturup seyretti. Kim o dünya âlem? Bugün o suçluya “suçlu”, bu katile “katil,” şu canavara “canavar” diyen akıllı uslu adamlar değil mi? Niye seyrettiler o zaman?

    “Sana kötülük eden her kim olursa olsun tanrındır, ona şükran duy” diyen Jung’a katılır mısınız?

    Bir ölçüde. Başımıza gelenler öğretir bize. Dokunulmaz, vazgeçilmez hatta zannettiğimiz kadar mühim olmadığımızı. En kalantorumuzun kan uykusunu haram eder bir sivrisinek; bir minnacık mikrop “Küçük dağları ben yarattım!” diye dolaşan adamın sırtını yere çalar. Bize kötülük edenler de böyledir; onların bu zahirî âlemdeki rolü budur: Kaf Dağı’ndaki burnumuzu düz ovaya indirmek.

    İnsanoğlu, kızı masumiyetini yeniden kazanabilir mi sizce?  

    Bebeklerin masumiyet kodları kırılıp kötülük bilmeyen ruhları canavarlığa doğru yeniden programlanırken seyirci kalmazsak, ancak. Bugün “Bana nesi? Bana ilişmiyor ya!” demeyi menfaatten sayıp başkasının ocağını yıkan, canını yakan bir kötülük gördüğümüz zaman başımızı öteye çeviriyoruz ya… Aslında menfaatimiz tam tersini yapmayı gerektiriyor. Sintir sintir, uyuz uyuz yanından geçip gittiğimiz her bela bir gün karşımıza çıkıyor çünkü. Ya bizim karşımıza çıkıyor, ya çoluk çocuğumuzun. Menfaatimiz başımızı çevirmekte değil, bilakis tam da o yana bakmakta, görmekte. Görmeyi başarabilirsek yavaş yavaş geri gelid masumiyet.

    ‘Kafana göre yaşayamıyorsun, kafana göre ölemiyorsun’

    “Mutluluk sıcacık bir köpek yavrusudur” diyen adam bize neyi hatırlatıyor?

    Bu adam “Şu hayatta sadece bir tek şey için garantin var!” diyor. “Bir köpek yavrusuna yuva oldun da evirip çevirip sevmeye başladın mı sana garanti ediyorum; hayatında can sıkıntısı namına bir şey kalmayacak.” Birine köpek yavrusu olur bu tılsım, bir diğerine kedi yavrusu.

    Peki “Oyun havası değil bu, düğüne giden oynar. Aklı yetenler bu sırrı anlar, aklı yetmeyenlerin kusuruna bakılmaz” diyen adam?

    Neşet Ertaş bir şeyi dediyse konuşmadan önce düşünmek lazım. Farfara, oyun havası değil, acı biten bir aşk hikâyesinin ritmik ağıdıdır. Ama biz kalkar oynarız. Bana sorarsan üstat, “Bana dert gelen, sana oyun havası gelir. Hayat budur. Anlarsan anlarsın” demiştir.

    “Şu çocuk bahçesinde oynayıp duruyoruz hepimiz, koşup gideceğiz annemiz çağırınca. Ne yapalım, emir büyük yerden, çağrıldın mı gideceksin. O güne kadar, yapacak bir şey yok, oy farfara farfara!” diyen adamı da sorayım son olarak…

    Hayat dediğin, memat ile sınırlı. Tersini de düşünebilirsin; biri bitmeden diğerinin başlamasına imkân yok. Nasıl öyle kafana göre yaşayamıyorsan kafana göre ölemiyorsun da esasen. “Hadi koş gel; oyun bitti!” demesi gerekiyor Biri’nin. O zaman gideceksin. Gidinceye kadar da… Oyna işte. Eğlen, vakit geçir, oyalan.

    Yazmak çizmek okumak

    Niye yazıyorsunuz? 

    İçimden geliyor. Yazmaya sığınıyor gibiyim; öyle hissediyorum.

    Peki biz niye okuyoruz?

    Neyi? Benim yazdıklarımı mı, yoksa her neyi okuyorsak onu mu?

    İkisi de diyeyim… 

    İki durumda da cevaplar muhtelif ve muhayyer. Bugün öğrenmek için okuruz, yarın anlamak için, öbür gün keyfimiz için, devrisi gün vakit öldürmek için. Tüm bu  sebeplerin tek bir ana sebepten kaynaklandığını düşünmek, hatta buna iman etmek istiyorum ben: İhtiyaçtan. Yüzeydeki sebep ne olursa olsun, alttan alta bir şey, okumaya muhtaçsın, okumak mecburiyetindesin diye dürtüklemeli bizi. Muhtacız çünkü. Dostoyevski ne güzel demiş: “Okumak barbarlığın sonudur.”

     
  • gencyazarlarklubu 06:36 on 27 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Bejan Matur’un Şiir Anlayışı 

    bejan-matur-son-dag-gulenay-borekci-egoistokur-everest-1.jpg

    “Artık annemin dilinde, yani Kürtçe şiir de yazıyorum”

    Yeni kitabının adı “Son Dağ”. Tabiatın unsurları senin şiirinde hep yer bulur ama niçin “son” dağ, orası neresi?

    Dağ, kainatın genişliğini en iyi gördüğümüz yer. Şiirin haznesi ayrıca ve o yerin manzarası benim için çocukluk manzarası. Çocukluk önemli; bilinçdışını oluşturan, metaforları var eden imgeleri biz hep oradan derliyoruz. Ressam Chagall , “Herkes doğduğu odayı anlatır” der ya; doğru bu. Ben de işte şiirimde hep doğduğum manzarayı, çocukken baktığım tepeleri, dağları, nehirleri anlatıyorum, muhayyilemi belirleyen şeyler onlar. Ayrıca bana kalırsa dağ yeryüzündeki yalnızlığımıza bir cevap olarak da durur orada. Güveni, sığınmayı, ümidi simgeler; bir de bizi dünyadaki kötülüklerden koruyabilecek yegane güç olarak tanrısal merhameti…

    Politik bir yanı da olmalı senin için…

    Evet, dağın coğrafi, kültürel ve politik olarak da önemli, arkasında koskoca bir tarih var. 100 yıl önce Ermeniler Musa Dağı’na sığındılar, bugün Kürtler başka bir dağ arayışındalar. Rakel’in hikayesindeki gibi… Tehcirden kaçan bazı Ermeniler dağa sığınarak Kürtleşiyor ve bir Kürt aşireti olarak yaşarken Hıristiyanlıklarını gizli gizli yaşıyorlar. Buna benzer o kadar çok dağ hikayesi anlatıldı ki.

    “Yaş ilerledi, hayat değişti, ben büyüdüm”

    Kitaptaki bölümlerden biri de “Anne”. Şiirinde hep karşımıza çıkmış bir imge.

    Benim yolum galiba hep varoluşla ilgili imgelerle kesişiyor, kendimi oralardan çıkaramıyorum. “Rüzgar Dolu Konaklar”da dövmeleri solmakta olan, omuzları küçülmüş, yalnız bir anneyi yazmıştım. Bu kitapta ayva soyan, cevizlere, incirlere gülümseyen bir anne var. “Gılela” diye bir şiir var. Kürtçe bir kelime bu, annemden duymuştum ilk. Tozu, toprağı, kuru yaprakları toplayıp götüren, temizleyen küçük rüzgâr hortumu anlamına geliyor. Aniden başlıyor, başladığı gibi bitiyor. Rüzgâr adları çok güzeldir Kürtçede ve bazıları sanırım sadece benim doğduğum yerde, Maraş’ta kullanılır. Sonradan o şiiri okurken “Ben bunu nasıl yazabildim” duygusu geldi; aynaya, içine doğduğun yuvaya, yere, göğe, dünyaya bakıştaki, kainatı algılayıştaki saflık ürpertti beni. İlk şiirlerimde daha kapalı, sisli olan söyleyiş giderek sadeleşip yalınlaşmıştı. Daha az cümle, daha az kelime olmak istiyor benim şiirim, harf olmak hatta harf bile değil, ses olmak istiyor ve ruhum hep oraya, köklerimin durduğu yere, aslolana çekiliyor.

    Köklerinin durduğu yer derken…

    Folklorik ya da kültürel bir motiften bahsetmiyorum, kainatla ilişkime dair bir şeyi kastediyorum.

    Nasıl yazıyorsun?

    Şiirde kurgu yapmıyorum. O bana önce ses olarak geliyor. Genellikle de yürürken… Nota bilsem, o kelimeleri, daha doğrusu sesleri yazardım. Bir ses duyuyorum önce ve o sesin içinde ilerlerken, ayağımın altında taşı toprağı hissederken, işittiğim sesler müziğe dönüşüyor. Şiir neredeyse şaman ritüeli gibi. Kendimi bir zikir duygusuyla doğaya veriyor ve içimde oluşan ses anaforundan hatırlayabildiklerimi kaydediyorum. Ve işte onlar şiir oluyorlar. Geçen yaz şöyle bir şey yaşadım: Maraş’ta yürüyordum, bir ses geldi. Şiir bana daha çok orada geliyor zaten. Yanımda kağıt kalem yoktu ve duyduğum sesi bir şarkı söyler gibi mırıldanarak telefonuma kaydettim. Yoksa uçup giderdi, unuturdum. Çok acayip bir deneyimdi, çünkü ilk kez şiirin bana geldiği haliyle neye benzediğini sonradan görme şansım olmuştu. O kadar teslim alan bir şey ki.

    Hazırsın ama bu teslimiyete…

    Elbette. Sen isteyince gelmez şiir, kendisi isteyince gelir. Hazır değilsen, kalbini tertemiz ve açık halde bırakmamışsan tek kelime yazamazsın. Bazen bir kelimeye takılıp değiştirmek isterim ama buna müsaade etmez.

    Bu sadelik nasıl bir çabayla geldi?

    Özel bir şey yapmadım. Yaş ilerledi, hayat değişti, ben büyüdüm, ondan herhalde…

     

    “Kürtçe 12 şiirim var, onları gözbebeğim gibi ayırıyorum diğerlerinden”

    Ne zaman Kürtçe şiir yazacaksın, bildiğim kadarıyla daha önce hiç yazmadın…

    Yazmamıştım ama artık yazıyorum. Deniyorum en azından. Bu da bir geri dönüş çabası. Maraş kenarda hatta Kürtlüğün de kıyısında bir yer. Bizim konuştuğumuz Kürtçe ile standart Kürtçenin dili olan Botan yöresi Kürtçesi çok farklı. Tıpkı İrlanda İngilizcesinin standart İngilizceden farklı olması gibi. Biz İrlanda İngilizcesi gibi konuşuyoruz Kürtçeyi. Ben, yaşlılarımızın çok güzel konuştuğunu düşünüyorum. “Neolitik nineler” diyorum onlara ve giysilerine, tavırlarına, müzikal yeteneklerine, seslerine, sözlerine, arkaik neredeyse zamansızlık oluşlarına hayranlık duyuyorum. Bir saçağın altında oturan yaşlı kadına bakınca, yüzüne düşen gölgeyi görüyorum ve 10 bin yaşındaymış gibi geliyor bana. O kadınların konuştukları dil benim için anne dili, ben annemle hâlâ öyle konuşuyorum ve Kürtçe şiir yazacaksam da o dille yazmak istiyorum.

    Neden bu kadar geç oldu Kürtçe yazmaya başlaman?

    Kürtçe gramer çalışmaya cezaevindeyken başlamıştım. Şiir yazmaya da o sırada karar verdim zaten. Bir yol ayrımındaydım: Ya Türkçe yazacaktım ya da Kürtçe. Fakat Kürtçe yazarsam annemin dilinde yazmalıydım. Ancak şimdi çalışabiliyorum bunun üzerinde. Böyle 12 şiirim var, onları gözbebeğim gibi ayırıyorum diğerlerinden.

    “Hep korumaya çabaladığım bir iç alanım, mağaram var ve aslında oradan hiç çıkmıyorum”

    Biraz anlatır mısın nasıl bir hayatın olduğunu?

    Uzun yıllar köşe yazarlığı yapmıştım, artık bıraktım. İstanbul’da yaşıyorum, New York ve Londra’ya gidiyorum. Önümüzdeki dönem New York’ta daha uzun bir süre kalacağım sanırım. Bir yandan da hep korumaya çabaladığım bir iç alanım, mağaram var ve aslında oradan hiç çıkmıyorum. O mağara benim karanlığım, yalnızlığım; çok değerli… Dışarıdaki hayat o kadar acımasız ve incitici ki kendimi ancak orada iyileştirebiliyorum. Bana sorarsan içinde şiir olmayan hiçbir uğraş değerli değil. İnsan etet yapıyorsa bile içinde mutlaka şiir olmalı.

    Nasıl olur siyasetin içinde şiir?

    İnsana dair çok değerli bir cümle sarf etmişsen, kalplere dokunmuşsan o şiirdir. Marangozsun diyelim, bir masa yapıyorsun… Şiirini bulabilirsen o masa başka türlü bir masa olur.

    “Şiir bana daha çok Maraş’ta geliyor” dedin…

    Sonuçta Anadolu’nun, Mezopotamya’nın dilini kullanan bir şairim ve hep seyahat halinde yaşıyorum, çocukluk manzarama dönmek de iyi geliyor. Ama sırf Maraş’ta yazmıyorum elbette, şiirin mekanı yok. Uçakta ya da uyku arasında çok yazarım. Yabancı bir yerdeyken yazmak ilginç oluyor, dil aracılığıyla başa, doğduğum yere dönüyorum. Edebiyatın konusu da bence bu geri dönüşler. İnsan asla aynı kişi olarak dönmüyor.

    Şiir çevrilebilir bir şey midir?

    Şiir özünde sese dayalı bir şey. Ve bir dildeki sesi başka bir dilde yaratmak imkansız olduğu için aslında çevrilemez. Öte yandan pek çok şairi çevirilerden sevdiğimiz ortada. Denemeler yapıyoruz ve ararken bazen şanslı anlarımız oluyor. Ben iyi çevirmenin gelip beni bulacağına inandım ve şiirlerimin çevrilmesi konusunda acele etmedim.

    Bir süre önce Ruth Christie çevirdi şiirlerini…

    Ondan önce onlarca kişi denedi. Kimi çok akademikti, kimi daha kuru ve zihinsel bakıyordu. Bazıları da fazla lirikti. Çevirmenin anlam dünyasının derinliğinin şairinkine uymasını önemsiyorum. Çünkü şiir, dilin gramer kurallarının ve gündelik kullanımının gerisindeki karanlık alanıyla, rüyaların alanıyla ilgili bir şey.

     

    “Kalbe gömülmüş acıları anlatıyorum”

    “Son Dağ”ın son bölümü “İnanmak”. Oradaki şiirlerden birini “tarihin yanlış anlattığı bütün kahramanlara” ithaf ediyorsun…

    O şiir ses ve ritm olarak diğerlerinden farklı oldu, göktaşı gibi düştü adeta. Sonuçta senin hikayen, yaşadığın toplumun tarihi aynı zamanda. Ve ben insanların anlattığı hikayeleri dinlemeyi çok seviyorum.

    Ünlü İngiliz sanat tarihçisi ve yazar John Berger sana hayran olduğunu söyledi ve “Bejan’ın şiirinde tarihin acısı var” dedi.

    Benim için o kadar değerliydi ki bunu duymak. .

    Berger’in “Okur onun şiirini kelime kelime değil el ele takip ediyor” dediğini de hatırlıyorum. Şairle okur arasında bir yoldaşlık olduğu anlamına gelmiyor mu bu?

    Elbette. Şiirimde içine doğduğum toplumun çok da dile gelmemiş hikayelerini, kalbe gömülmüş acılarını anlatıyorum. Bir vakanüvis değilim, sadece bazı olayların geçip gittikten sonra arkalarında bıraktığı tortuyu da yazmak, kayda düşmek, onu yaşamamışlara hissettirebilmek gerektiğini inanıyorum. Sözünü ettiğin şiiri yıllar önce yazmış ama unutmuştum. Sonradan not defterlerimin birinde rastlayınca hatırladım.

    Şiirin üzerinde şifalı bir etkisi olduğunu söyledin…

    Kendimi hep şiirle iyileştirdim, şiire dair beni en büyüleyen şeylerden biri bu. En son Uluslararası Af Örgütü için bir konuşma yapmamı istediler. Cezaevinde işkence görmüş olduğum için davet edilmiştim, çünkü konu insan haklarıydı. Her şeyi bir yana bırakıp şiirin gücünden bahsettim. Cezaevindeyken hücremin karanlığında elmas gibi parlayan bazı kelimeleri bulmuştum ve o kelimeler beni hayatta tutmuştu. Sonrasında yazdığım her şey o sağ kalma çabasının bir tutanağı gibi.

    Şairi kadar okurunu da iyileştirir mi şiir?

    Yürekten yazıyor ve yüreğe değebiliyorsanız, evet. Öteki türlüsü şiir değil zaten, strateji. Şiirin tabii ki bir matematiği var. Sezgisel bir matematik o, müzikteki, heykeldeki, mimarideki gibi… Şiir bana önce ses olarak geliyor, anlatmıştım ama sonrasında ciddi bir zihinsel uğraş başlıyor. Büyük bir disiplin var orada; büyülü bir gayret ve titizlik. Her şeyi kağıtlara aktardıktan sonra neyi ne zaman söyleyeceğinizin sırasını belirliyor, bir yapı inşa ediyorsunuz. Şiir toprağın en derin yerinden çıkardığın kapkara bir taş gibi ve onu ince ince işleyerek elmasa dönüştürüyorsun. Elması nasıl işleyeceğin bilgisine sahip değilsen, ter akıtmaya gücün, cesaretin yoksa harcanır gider o taş.

    Bence o yüzden her köşe başında bir öykü-roman yazma kursu var ama şiir yazma kursuna rastlamadım pek.

    Birine ona gelen imgeleri nasıl işleyeceğini, damıtacağını, duygusal tortulardan, lirik hezeyanlardan arındıracağını anlatabilirsin ama imgeyi hissettiremezsin. İmge aklımızla elde edebileceğimiz bir şey değil, kalbimizi açarak aktarabiliriz ancak.

    Sonlara doğru yer alan “Şapka” şiirinde bir cumhuriyet eleştirisi var. “Geleceğin ülkesi sağlam olmalı ama gerçeksiz” deniyor. Bu bana kusursuz bir dünya yaratma arzusunu hatta “Truman Show” filmindeki gibi hijyenik ama gerçeklikten yoksun atmosferi hatırlattı…

    Yıllardır yok saydığımız ve ancak yenilerde tartışmaya başladığımız Dersim trajedisiyle ilgili o şiir ama öncesini anlatmam lazım. Bir gün Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık aradı ve bir şeyler göstermek istediğini söyledi. Hasan’ın Dersim konusunda muazzam bir arşivi vardır hatta bugün medyada gördüğümüz fotoğrafların birçoğu onun arşivindendir. Onları ilk görenlerden biri de benim işte. Haritalar, krokiler, ordu tarafından kırmızı kalemle işaretlenmiş harekat planları, insanların ne şekilde yürütülüp hangi mağaralara doldurulacağının bilgileri ve bakmaya dayanamayacağın fotoğraflar vardı. Yaşlıların anlattıklarını dinlemiştim, sözlü kültürden aşinaydım orada yaşanan trajediye ama onunla bu kadar çarpıcı bir çıplaklıkta karşılaşmak beni çok etkiledi. O dönemde büyük bir mühendislik çalışması gerçekleştirilmiş ve uyumsuz kaldığı, teslim olmayı reddettiği için Dersim, daha steril bir toplum yaratma çabasının adeta çıbanbaşı saydığı bir yer olmuş. Bütün bu vahşet elbette tarihçilerin konusu, ben yalnızca bunları topluca görmenin verdiği duyguyu kağıda döktüm.

    “Yüzleşmenin bir vakarı, bir haysiyeti vardır”

    Bugün bunları artık açıkça konuşabiliyor muyuz yoksa hâlâ tedirgin miyiz?

    Türkiye’de biz çok konuşuyoruz ama hiç bir şey söylemiyoruz. Bir sonucu olmuyor konuştuklarımızın, bir değişime ya da dönüşüme yol açmıyor hiçbiri. O zaman başbakan olan R. Tayyip Erdoğan’ın Dersim’le ilgili olarak “Gerekirse özür de dileriz” cümlesi çok değerli olabilirdi ama bunu CHP’yi dövmek için yaptığını fark edince orada başka türlü bir pragmatizm seziyorsun. Yüzleşmenin bir doğrudanlığı, vakarı, haysiyeti vardır. Suçunu kabullenmen, karşındanin üzüntüsünü hissetmen, acısını kalbinde duyman gerekir. 1915’in 100’üncü yıldönümü yaklaşıyor, ne yapıyoruz? Gerekirse Ermenilerden özür dileyeceğimiz söyleniyor. Eh, tabii ki gerekiyor.

    Kitap “Artık her şeyi bağışlıyorum” dizesiyle bitiyor. Bu özgürleştirici olmalı. Ama af dilemek de özgürleştirici bence.

    Kesinlikle. Bağışlamak arındırıcı bir şey… Toplum olarak da nefreti yenmek zorundayız. Öfke ve acı ayrı ama nefretin kalbi karartan bir ağırlığı var. Alevilik için de geçerli bu. Memlekette Alevi-Sünni çatışması Kerbela’dan beri bin yıldır devam ediyor, tamam, anlıyorum ve işte şimdi de Alevi Açılımı konuşuluyor.  Oysa Alevilerin topu topu 8 maddelik bir gündem listeleri var, en önemli madde de cemevlerinin ibadethane kabul edilmesi. Bu kadar basit aslında, evirip çevirmeye gerek yok. Ama işte burada da Dersim ve Ermeni meselesinde olduğu gibi bol bol laf kalabalığı yapılıyor ve bir türlü bir yere varılamıyor. Halbuki bu toprakların insanı özünde barışçıl. Devleti yönetenlerin aklı doğru işlediğinde toplum o kadar kolay entegre oluyor ki. O yüzden çok daha ferasetli, çok daha derin ve toplumu doğru anlayıp yorumlayan yöneticilere ihtiyacımız var.

    Başa döndük; politikada şiir de gerekli demiştin…

    Yöneticilerin de kalbi olmalı. Toplum hiçbir dönemde bu kadar kutuplaşmadı, “biz ve onlar” kelimeleriyle başlayan cümleler hiç bu kadar kolay kurulmadı. Bu iki kelime faşizmin çekirdeğidir ve sen cümlelerini böyle kurduğun zamanlarda fitili ateşlemiş olursun.

    İçinde bulunduğumuz barış süreciyle ilgili olarak hissettiklerini de sormak istiyorum… Geldiğimiz yer neresi?

    Barış çok büyük, büyülü bir kelime. Hepimiz bunu arzuluyoruz, hepimizin kalbi orada atıyor.  Türk-Kürt savaşıyla ve silahların susması gerektiğiyle ilgili olarak çok yazdım ve bu uğurda her çabayı çok değerli buluyorum.  Ne hayaller kuruldu, sözler verildi biliyoruz, ne kadarı tutulacak, onu da göreceğiz. Yine de pozitif bakmamız ve elimizden gelen desteği vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Barış sadece iktidara bırakılmayacak kadar değerli bir ihtiyaç.

     

     
  • gencyazarlarklubu 05:42 on 26 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Yokmuşu Olmayan Bir Varmış 

    Kundakla beni sıkıca
    Birde masal anlat hatta
    “Bir varmışları” çok olan
    “Bir yokmuşları” olmayan
    Haydi uyut…
    Götür beni çocukluğuma
    Gelmeyeceksen…
    Sakın uyandırma!..
    Olmadığın sabahlara

    x240-1Gf.jpg

    Orhan Yaman

     
  • gencyazarlarklubu 05:38 on 26 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Unutma 

    beni unutma
    benim sana söylenmiş
    şarkılarım var
    duygularım var kaçamak
    seni anarak baktığım
    kayıp yıldızlar
    onlara tutundum,gidiyorum bak
    beni unutma

    dökülüyorum,bilmiyorsun
    yaprak yaprak
    senin hayaline sığınarak
    unutmadan sözlerini
    gidiyorum bak
    seni sevdiğimle hatırla beni
    kimi yakınlaşıp,kimi kaçarak
    düştüğüm çelişkileri
    aslında kalmayı isterdim ama
    gidiyorum karmaşama tutunarak
    beni unutma

    beni unutma,ve sakın bunalma
    hayatın dağnıklığına bakarak
    sonuçta bitecek,silineceğiz
    bir küçük hikaye uydurmak istedik biz
    sevmek istedik
    güzel bir fikre bağlanmak
    beni unutma…
    seni sevdiğimden gidiyorum,bak
    birşey söyleme..aklımı dağıtma

    sözlerim düğümlü,özlemim kaçak
    ardıma bakmadan demeyeceğim
    ardıma bakarak gidiyorum,bak
    beni unutma…
    hiçbir şeyi de unutmuş değilim
    aklımda varlığını taşıyarak
    bana hiç de ağır gelmezdin ama
    madem gitmek lazım,gidiyorum bak

    akılsızca olsa da inanmış olmak
    söylediklerine ve söylediklerime
    yalancı kaydıraklardan kayarak
    düşüyorum
    ama canım öyle çok acımayacak
    biraz da oynuyorduk biliyorum
    oyun yeter,artık gidiyorum bak
    beni unutma…
    artık ebe değilim,oyundan çıkıyorum
    aklım sende kalarak

    beni unutma
    kaydım gökyüzünden,siliniyorum
    son bir kez pencerene göz kırparak
    uykunda bir kez dön,gidiyorum bak
    rüyalarında pek rahattım ama
    daha uzatırsak rahat uyunmayacak
    uzatmıyorum hiç,kaçıyorum bak
    gelme bir daha sen de uykularıma
    böyle olmayacak
    ben artık yokum ya;beni unutma…

    beni unutma…
    ben senin gülüşünüm,her karşılaştığında
    korkmayalım diye hallerimizden
    ne desen,ne desem hafife alarak
    hani idare etmeye çalışan
    şaka çıkarmaya çalışan ciddiyetlerimizden
    bu son gülüşümdür,
    beni unutma…
    haberin yok,çıktım hikayemizden
    ayaklarımın ucuna basarak

    vurduğunda uykuna bir rüzgar serin,ıslak
    seni anmışımdır,beni unutma…

    beni-unutma-1384439905.jpg

    Kadir Kilit

     
  • gencyazarlarklubu 05:35 on 26 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Hoşçakal 

    tumblr_lynf16cWYn1ro8mo3o1_500_large.jpg

    Ayrılık vaktidir artık..

    Mevsimlerden sonbahar

    ağaçlarda hüzün,gökyüzü bulutlu

    Terketmiştir göçmen kuşlar,

    Önümde gözyaşı dolu bir kış var…

    Hoşçakal gökyüzüm,

    Hoşçakal maviliğim,

    Acı sevdam hoşçakal….

    Hoşçakal sevdam terkedilmişliğin en koyularındayım.

    Katran siyahına gömülmüş birinin dudaklarından

    Hoşçakal…

    Kadir Kilit

     
  • gencyazarlarklubu 05:19 on 26 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Watchmen Dizisi Yolda! 

    Son yılların en başarılı dizilerinden bazılarına imza atan HBO şimdi de Alan Moore’un meşhur çizgi romanı Watchmen’i ekranlarımıza taşımaya hazırlanıyor.

    watchmen-hbo-1-800x425.jpg

    Game Of Thrones başta olmak üzere Westworld, True Detective ve True Blood gibi pek çok kaliteli diziye imza atan ve her yeni projesiyle çıtayı giderek yükselten HBO, Alan Moore’un en meşhur çizgi roman serilerinden Watchmen‘i televizyona taşımak için ilk somut adımları attı.

    The Hollywood Reporter‘da yer alan habere göre kanal yetkilileri Lost ve The Leftovers dizilerinin yapımcılarından Damon Lindelof ile görüşemelere başlanmış. Henüz inzalara tılmamış olsa da anlaşmanın gerçekleşeceğine kesin gözüyle bakılıyor çünkü Lindelof bugüne dek verdiği neredeyse tüm röportajlarda Watchmen’in ne kadar büyük bir hayranı olduğunu, çocukluğundan beri tekrar tekrar okuduğunu ve yazdığı tüm senaryolarda oradaki temaları yansıtmaya çalıştığını defalarca belirtmiş bir isim. Kendisi aynı zamanda Zack Snyder’ın 2009’ta çektiği filmin de bir hayranı.

    Şimdilik dizide hangi karakterleri kimin oynayacağı gibi konular belirsiz elbette. Ama “arkası yarın” konseptinin Watchmen’deki karakterlerin psikolojik yanlarını ve çizgi romanın derin konularını yansıtmakta daha iyi bir araç olduğuna hiç şüphe yok.

    İlk kez 1986 yılında yayınlanan ve o günden beri dünyanın en çok satan, baskısı hiç tükenmeyen çizgi romanlarından biri olan Watchmen dilimize en son İthaki Yayınları tarafından toplu bir cilt hâlinde dilimize çevrilmişti. Alan Moore‘un pek çok işi gibi (The League of Extraordinary Gentlemen, V for Vendetta, Batman: The Killing Joke) Watchmen de yayınlandığı dönemde çok ses getirmiş ve yetişkin temalı çizgi romanların önünü iyice açmıştı.

    İlk gelen ayrıntılara göre dizi Zack Snyder’in filminin devamı ya da öncesi olmayacak. Yep yeni bir şekilde işlenecek hikaye.

    Söylenenlere göre yetişkinlere yönelik olacak program ki bu harika!

    Bakalım dizisi de kendisi kadar iyi olacak mı? Gözcüleri gözlemeye devam edeceğiz.

    Sertaç Alp

     

     
  • gencyazarlarklubu 05:15 on 26 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Yabancı Oyuncu Kuralı 

    West_Ham_United_v_Manchester_City_October_2014_Kick-off.jpg

    Senelerce futbol ligimizde uygulanmış bir sistemdir.Bu sisteme göre her takımda Türk futbolcu bulundurmak zorunludur.Son 2 yıldır uygulanmaması nedeniyle Türk spor kulüpleri yükselişe geçmiştir.Buna rağmen tekrar uygulanması gerektiği tekrar tekrar basında gündeme getirilmektedir.Peki,neden dünyanın en iyi futbol ülkelerinde bu kural yok ? Brezilya,Almanya,İngiltere,Fransa,Portekiz gibi dünyanın en iyi liglerine ve en iyi milli takımlarına sahip bu ülkeler neden bu sistemi uygulamıyor ?

    Cevabı çok basit, futbol ligimize yabancı oyuncu sınırlaması getirince, türk futbolcuların piyasa değerleri 2 katına çıkıyor.Burada asgari ücretten değil, milyon dolarlardan bahsediyoruz.Yabancı futbolcu kuralı lige getirilince sadece futbolcular kazanmıyor, bu devasa paralar futbolcularla ilişkili olan menajerlere, TFF’ye ve teknik direktörlere de ulaşıyor.

    Soralım yani Fatih Terim,sen bu sistemi futbol ligimize geri getirmek için niye bu kadar ter döküyorsun, bu sistemle başarılı olmuş tek bir ülke var mı ? Yoksa çokca dillendirilen futbolcu,teknik direktör, TFF üçgeni arasındaki dönersermaye doğru mu ?

    Fatih Yeşil

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç
%d blogcu bunu beğendi: