___Fotoğraflar__

          “Her okur farklı lensle, farklı enstantane değeri ve diyafram açıklığıyla bakar edebiyat metinine.” “Fotoğrafçı hem yağmalar hem de korur; hem suçlar hem de ilahlaştırır.” demiş Susan Sontag Fotoğraf Üzerine adlı kitabında. Geçmişi tüketilebilir bir nesneye çeviren fotoğraflar, kestirme birer yoldur. Yazılı tarih süresince hiçbir buluş yeryüzündeki herkesi, her yeri, hemen her durumu ve olayı belgeleme iştahına fotoğraf kadar sahip olmadı. Gene televizyon dahil hiçbir buluş fotoğraf kadar hızla yayılıp, insanların yaşamına kalıcı nüfuz etmemiştir. Homo sapiens, bir tür adını hak edecek evrimsel düzeye eriştiğinden beri gezegenimizde kaç birey varolmuş, kaç insan bu dünyadan gelip geçmiştir? Yapılan araştırmalar, şu an 7 milyar türdaşımızla paylaştığımız dünyanın şimdiye dek 110 milyar kişiye ev sahipliği yaptığını gösteriyor. Peki fotoğrafın icadından beri geçen son 150 yılda kaç tane fotoğraf çekilmiştir? İşte buna yanıt veren bir çalışmaya rastlamadım. Bu soruya cevap vermek, olsa olsa eğlenceli tahmin yarışmasına dönüşürdü. Ağaçlardaki yaprak kadar fotoğraf karesi- dökülenler ve yeniden üretilenler.. Edebiyat, dar anlamıyla çoğu kez hiç var olmamış fotoğraflara ait bir okumadır. Yazar zihninde çektiği zincirleme kareleri yapıtında sözcüklere döker. Okurun algıladığı, başlangıç fotoğrafından çok daha farklı imgelere dönüşür; çünkü her okur farklı lensle, farklı enstantene değeri ve diafram açıklığıyla bakar edebiyat metinine. Mevlana’nın dediği gibi: “Benim anlattığım senin anlayabildiğin kadardır”. Bu nedenle okuma sürecinde herkes kafasında kendine sunulan kompozisyondan farklı bir resim oluşturur. Aynı okurun, aynı metni farklı zamanlarda okuması bile farklı yorumlara açıktır. “Güçlü fotoğraf” da böyledir. Her baktığımızda farklı duygulanım ve düşüncelere dalarız. Her bakanı alıp götürdüğü yer de ayrıdır. Bazı fotoğrafların gücü bizi kendimizden uzaklaştırdığı sürece artar. Bazı fotoğraflar ise iç dünyamıza kapı açtıkları, yani bizi kendimize yaklaştırdıkları için başarılıdırlar. Birbirine tezat gibi görünen bu iki uç etkinin, edebiyat ürünleri için de başarı ölçütlerinden biri olduğu aşikardır. “En çok korkulması gereken şey yapay olarak oluşturulan fotoğraflardır” diyen Henri Cartier-Bresson’un fotoğraf gözü ile “İnsan kendini sadece insanda tanır” diyen Goethe’nin edebi gücü arasında kuşkusuz bir paralellik var. İnsan ruhunun derinlerine nüfuz eden romanları ile psikanalize öncülük yapan yazarlardan bir olan Dostoyevski ile insanoğlunun en yıkıcı etkinliği olan savaşı büyük ustalıkla anlatan fotoğrafçı Bill Brandt benzer duyguları farklı çağlarda, farklı araçlarla farklı şekilde uyandırmayı başarabilmişlerse bunda edebiyat ve fotoğrafın derinlerde yakın komşuluk içinde olmasının payı büyük. Edebiyat da fotoğraf da bizlerin meraklı beyinlerimiz içindeki sinir yumaklarının açlığını gidermeye yönelik uğraşlar. Avcı-toplayıcı zamanlarımızdan beri birbirlerimize ilginç bulduğumuz şeyleri göstermeye ve şaşırtıcı hikayeler kurgulayıp anlatmaya meyilliyiz. İnsanlık tarihinde ortak bilinç dışımızı oluşturan mitlerden ve masallardan başlayıp Mars yüzeyine kondurduğumuz uzay aracından çektiğimiz fotoğraflara dek bu böyle. Birbirimize anlatacağımız ve göstermek isteyeceğimiz şeyler (belki kendini tekrarlasa da) hiç bitmeyecek. Hayat bir oyalanma madem, entelektüel hayvanların yapması gerekeni yapacağız; Borges kadar olmasa da bir şeyler anlatıp, başkalarıyla paylaşmak istediğimiz anları fotoğraf karelerinde dondurarak sonsuzluğa çapa atmaya uğraşacağız.