(28.2.2017)Son Sözü “Beni kadınlarım ve kızlarım bitirdi” Diyen 39. Padişah Sultan Abdülmecid

   Sultan Abdülmecid, otuzbirinci padişah olarak Osmanlı tahtına çıktı. O’da ilk eğitimini sarayda almıştı. Babası II. Mahmud O’nun daha iyi yetişmesi için ayirı bir özen göstermişti. Bu yüzden Abdülmecid modern, Batılı bir prens gibi yetiştirilmişti. Fransızca’yı çok iyi öğrenmiş Avrupa’da yayınlanan birçok mecmuaya abone olmuş yeni çıkan kitapları da getirtmiştir. Batı musikisi ile yakından ilgilenmiş ve iyi bir piyanist olarak batı eserlerini çalmıştır. Bu kadar iyi yetiştirilmiş bir padişahın 25 karısı , 43 çocuğu var ve gayrimeşru çocuğu, torunları bulunmaktadır. Gelin hep beraber Sultan Abdülmecid’in şaşaalı hayatına bakalım neler var. Ne yaşadı da son sözü ‘Beni kadınlarım ve kızlarım bitirdi.’ oldu.

II.Mahmud’un oğlu olan Sultan Abdülmecid tahta 1839’da, henüz on yedi yaşındayken çıkmış; 25 karısı ve 43 çocuğu olmuş, 22 sene saltanat sürmüş ve bu hızlı hayata 1861’de, 39 yaşında veda etmiştir.

Tanzimat’ın mimarlarından ve Türkiye’de bütün reformların öncülerinden kabul edilen ve bu dönemdeki tarihçilerin yazdıklarına göre içkiye ve kadına son derece düşkün olan Sultan Abdülmecid renkli ve hızlı bir hayat sürdü. İktidar seneleri batılılaşma çabalarının yanısıra tam bir israf ve inşaat dönemi idi. Saray kadınları maliyenin altını üstüne getirirlerken dört bir yanda yükselmeye başlayan yeni sarayların masrafı yüzünden Türkiye 28 Haziran 1855’te ilk defa Avrupa ülkelerinden borç almak zorunda kaldı.

SULTAN Abdülmecid, bir ara 14 yaşında bir cariyeye gönül vermişti… O sırada 19 yaşında olan hükümdarın âşık düştüğü cariye dünya güzeliydi ve padişah artık bir başka kadını göremeyecek derecede bu kıza bağlanmıştı. Resmiyeti bir tarafa atmışlar, haremde öteki kadınların gözlerinin önünde birbirlerine gayet samimi şekilde davranmaya ve sadece sözle değil, el ile de şakalaşmaya başlamışlardı. Sultan Abdülmecid, bir gün Dolmabahçe Sarayı’nın erkeklere mahsus olan mâbeyn kısmında hükümeti topladı. Uzun uzun memleket meselelerinden bahsedildi; derken saray imamının okuduğu ezanı işittiler ve hükümdar “Vakit gelmiş, namazımızı edâ edelim de işimize öyle devam edelim.

Haremden ibrik ile leğen getirsinler de abdestimi tazeleyeyim” buyurdu. Böyle durumlarda haremdeki yaşı geçkince iki hanımın yüzlerini örterek gelmeleri ve birinin elindeki gümüş ibrikle padişahın abdest alacağı suyu dökmesi, diğerinin de yine gümüş bir leğen tutması âdettendi. Ama bu defa genç bir cariye tek başına geldi. Bir elinde ibrik, öteki elinde leğen, kolunda da küçük havlular vardı. Cariyeyi gören hükümdarın yüzünde gülücükler açıldı, zira gelen gönlünü kaptırdığı henüz ondördündeki son gözağrısı idi.

Salondaki paşalar nezaket gereği başka tarafa dönmüşlerdi… Padişahın cariyenin dökeceği su ile abdest almasını gûya görmezden geliyorlardı… Hükümdar cariyesi ile bir anlığına bakıştı, birbirlerine belki de aralarındaki işaretlerden birini verdiler, salondaki paravanlardan birinin arkasına çekildiler ve abdest faslı başladı… Cariye ibrikle su döküyor, cihan hükümdarı abdest tazeliyordu.

Birdenbire “Kik kih kih!” diye bir kahkaha işitildi ve bir gürültüdür koptu. Paşalar gayrıihtiyarî geriye döndüler ve gördükleri manzara karşısında şaşkınlığa düştüler! Sultan Abdülmecid’in her tarafından sular damlıyor, cariye ise kahkahalarla gülüyordu. Ondördündeki güzel salonda erkeklerin olduğunu unutuvermiş, padişahla yalnız kaldıkları zamanlardaki gibi şakalaşmak istemiş ve ibrikteki suyu abdest alan Abdülmecid’in kafasından aşağıya boşaltmıştı. Hükümdar böyle bir iş başına cariyesi ile yalnız kaldıkları anda gelse mutlaka eğlenir ve karşılığını da verirdi ama salon paşalarla doluydu. Hiddetlendi, sinirlendi ve kızı huzurundan kovdu, mabeyincilerin getirdikleri havlularla kurulandı ve toplantıyı sonlandırdı. Sonra haremağasını çağırdı ve kendisine bu işi yapan cariyenin hemen “çerağ edilmesini” yani evlendirilerek saraydan çıkartılmasını buyurdu! Sultan Abdülmecid, bu emri nasıl güçlükle vermiş, nasıl ıstırap çekmişti, kimbilir. Emir hemen yerine getirildi, cariye genç paşalardan biriyle evlendirildi ve paşa yüksek bir memuriyet ve bol aylıkla Anadolu’da biryere vali olarak gönderildi. Ama bütün bunlar olup biterken hiç kimse meselenin başka bir tarafını düşünmemişti. Cariye, saraydan kovulduğu sırada iki veya üç aylık hamile idi; karnında Sultan Abdülmecid’in çocuklarından birini taşıyordu, hamile kaldığını kimselere, hatta padişaha bile söylememişti ve altı ay sonra bir erkek çocuk doğurdu. Ama rezalet çıkmaması, “Padişah gebe bıraktığı kadını başkası ile evlendirdi” denmemesi için saray doğan şehzadeyi gözardı etti, çocuğu genç paşanın üzerine kaydettiler ve beş, altı yaşına geldiği zaman, onu da “paşa” yaptılar.

SOYU BUGÜN DE DEVAM EDİYOR

Sarayda bilinen ama hiçbir şekilde konuşulmayan bu işi çok seneler sonra, 1880’lerin başında tahtta bulunan Sultan Abdülhamid hatırladı ve endişeye düştü. Babasının, yani Sultan Abdülmecid’in mâlûm cariyeden olan ama bir başkasının çocuğu gibi görünen oğlu yaş itibarı ile kendisinden büyüktü, yani tahtın asıl vârisi O idi. Herhangi bir tehlikeyi bertaraf edebilmek için paşa ile çocuklarını yani ağabeyi ile yeğenlerini Yıldız Sarayı’na getirtti, unvanlar verdi, altınlara garketti ama hayatlarının sonuna kadar gözünün önünden ayırmadı! Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa’nın “Tezâkîr” isimli meşhur eserinde adını vermeden bahsettiği genç cariyenin Sultan Abdülmecid’den olan oğlunun soyu bugün de devam ediyor. Asıl büyük dedelerinin kim olduğunu bilen torun çocukları sosyetemizin şimdi oldukça meşhur bir ailesidir.

Sultan Abdülmecid’den kızlarına ve damatlarına uyarılar.

DAMADI MEHMED ALİ PAŞA’YA: “Kızımın kethudası olacak Eşref katırı senin adamın değil midir? Hain herif! Sen, Aziz Efendi’ye (padişahın kardeşi, veliahdı ve daha sonra tahta geçecek olan Sultan Abdülâziz) dahi taraftarsın. Sen dine, devlete ve padişaha hainsin, hem de katilsin. Avrupa’da düello denen bir âdet var. Seninle birer tabanca alıp karşı karşıya geçelim, birbirimize tabanca atalım”.

MUSTAFA REŞİD PAŞA’NIN OĞLU OLAN DAMADI ALİ GALİP PAŞA’YA: “Bu borçlara önce bu köstebek kıyafetli herif sebep oldu. Bunu bir vakit nâzır (bakan) yapmıştık. O vakit babasının fesadından korkuyordum, o cehennem oldu, kurtulduk. Lâkin bu babasından beter olacak!”.

DİĞER DAMATLARINA: “Hain herifler. Bunların cümlesi namussuzdur. Siz bunları ben kederimden öleyim diye yapıyorsunuz. Lâkin, Abdülmecid düşmanlarını gönderir de sonra gider!”.

KIZI MÜNİRE SULTAN’A :“Aklını başına toplasın. Artık aşırıp taşırdı. Tekdir şöyle dursun, vallahi dövdürürüm!”.

DİĞER KIZLARINA: “Sultanlar gece mehtaplarda geziyorlar. Benim gece mehtapta gezen kızım yoktur! Onları da reddedeceğim. Bu heriflerin (damatların) hareketleri artık namusuma dokunur oldu” (Cevdet Paşa’dan).

REFİA SULTAN: Abdülmecid’i iflâs ettiren kızlarından biri de Refia Sultan’dır. Fransız kültürüne düşkünlüğü, lüks yaşamıyla ve haddinden fazla yaptığı harcamalarla bilinir. Fakat yardısever kişiliğinide göz ardı etmemek lazım. Çünkü Refia Sultan, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) yaralanan askerlere yaptığı yardımlardan dolayı II.Abdülhamit tarafından “Şefkat Nişanı” ile taltif edilmiş ve ülkenin değişik yerlerinde bulunan din büyüklerinin mezar ve türbelerine çeşitli hediyeler vakfetmiş son derece hassas ve yardımsever bir karaktere de sahiptir

Serfiraz Hanım’dan çektiğini Moskof’tan bile çekmemişti

SULTAN Abdülmecid’in önce cariyesi, sonra da eşlerinden olan Serfiraz Hanım müsrifliğiyle ve aklına estiği zaman hükümdarı yatak odasının kapısından kovmasıyla bilinirdi. Serfiraz, 1855’te Osmanlı Tarihi’nde eşi-örneği olmayan bir rezalete sebep oldu: Beşiktaş’ta oturan ve “Küçük Fesli” denen genç bir Ermeni kemancıya âşık düştü. Küçük Fesli, günün birinde Beyoğlu’ndaki müzisyenler kahvesinde arkadaşlarıyla çene çalarken içeri giren bir Hırvat tarafından yaylım ateşine tutuldu ama hafif yaralandı. Ailesi, işin bizzat padişah tarafından düzenlendiğini düşünüp Fesli’yi Marmara Denizi’ndeki adalardan birine kaçırdı. Ama, Serfiraz “Fesli’mi isterim” diye tutturunca, kemancı yeniden Beşiktaş’a döndü.

Aşkları bu defa kısa sürdü ve padişaha ortaklık etmeye kalkan Ermeni genci bir gece Beşiktaş’taki Çarşıiçi’nde bıçaklandı, ertesi gün de öldü.

Asıl rezalet, işte bu cinayetten sonra yaşandı. Ermeni cemaati birkaç gün içinde katillerin kimliğini ortaya çıkarttı ve “Bizi saray kiraladı” dediklerini iddiaya başladı. Aile bunun üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya büyükelçiliklerine “Oğlumuzu padişah öldürttü” diye dilekçeler verdi. Dilekçelerde “Serfiraz’ın aşkını kıskanan padişah kiralık katiller tutup oğlumuzun canına kıydırdı. Aslında oğlumuz bu kadına başını çevirip bakmazdı ama Serfiraz adamlarını eve gönderip Feslimizi rahatsız eder, saraya çağırırdı. Evlâdımız boş yere canından oldu. Saray bize tazminat versin” diye yazıyorlardı. Ama, neyse ki, Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa’nın üç büyük devleti arasındaki ilişkiler o günlerde iyi seyretmedeydi ve elçilikler işin üzerine gitmeyince mesele kapandı.

Son sözünün neden ‘Beni kadınlarım ve kızlarım bitirdi.’ anlaşıldı. Genç ölmesi de ayrı bir olay tabi. Aslında bu yazılanlardan kendimize de ders çıkarmalıyız. Bir şeye gereğinden fazla değer vermek yapılan yanlışları görmemenize duymamanıza sebep oluyor. Gereksiz harcamalarda kişileri çıkmaza sokabiliyor.

Betül Kapucu