Updates from Mart, 2017 Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • gencyazarlarklubu 15:20 on 26 March 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Nature photos 

     
  • gencyazarlarklubu 15:14 on 26 March 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    The world’s 6 best cities to live in 

    indy-sweden-AP-TRAVEL-large

    Stockholm Sweden

    elbphilharmonie-GETTY-large

    Hamburg Germany

    Ottawa-alamy-travel-large

    Ottawa Canada

    wellington-new-zealand-large

    Wellington New Zealand

    sydney-dusk-large

    Sdney Austrlia

    liveable-zurich-large

    Zurich Switzerland

     
  • gencyazarlarklubu 19:01 on 25 March 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    E-Kitap İndir 

    Adam Pdf indir
    Yılmaz Özdil köşe yazıları ile meşhur olmuş bir yazardır. Bunda önceki kitabı olan Kadın ülkemizin önde gelen hayatı örnek alınası kadınlarını anlarmıştır. Herkez bu kitabın Erkek isminde çıkacağını sanırken Yılmaz Özdil bu kitabı Adam isminde çıkarmıştır. Bunun sebebini kitaptada anlatığı üzere her erkeğin adam olamayacağını vurgulamak adına yapmıştır. Kitabın içerisinde adam gibi adam diyebileceğimiz Türkiye’nin halen onca ihanete ve arsızlığa rağmen yerine durabilmesini sağlam temellerle atmış olanların hikayeleri yer almaktadır. iyi okumalar dileriz.

    Adam Hakkında

    Kadın’ı okudunuz.
    Bu da Adam.

    Diyebilirsiniz ki…
    Kadının karşılığı erkek değil mi?
    Bence değil.

    Çünkü, her kadın kadın ama…
    Her erkek adam değil.

    Herifleri yazmamayı tercih ettim!

    Elbette memleketin tüm adamlarını sıralayıp, bir kitaba sığdırabilmek imkânsızdır…
    Peki nedir?
    Farklı zamanlarda, farklı ortamlarda yaşayan, hatta birbirleriyle hiç tanışmamalarına rağmen,
    ortak zihniyetin, ortak karakterin, ortak paydasıdır Adam.

    Yıkılsın diye karşı devrim kazmalarıyla kolonlarına kolonlarına vurulan Türkiye, bugün hâlâ ayakta duruyorsa… İşte bu adamların ortak karakteri, ortak zihniyetinin sırtında duruyor.

    Goblin Kral e kitapLocus En İyi Fantazi Romanı Ödülü Hugo En İyi Roman Ödülü Adayı Nebula En İyi Roman Ödülü Adayı Dünya Fantazi Ödülü En İyi Roman Adayı
    Alışıla gelmiş fantastik kurguların ötesinde sizi bir girdap misali sürükleyerek derinlere çeken enfes bir fantazi hikaye “Goblin Kral” Bu ülkede ki kral bir goblindi ve sarayında entrikalar, iktidar peşinde koşanlar ve acımasız caniler ile doluydu. Bir gün oğulları ile zeplinde gezerken düşen araçta 3 de ölür. Fakat kralın bilinmeyen bir oğlu vardır ve çok önceleri onu sürgüne göndermiştir çünkü o yarı goblin bir melezdir.! Fakat artık tüm krallık ona kalmıştır ama sorun Maia’nın bu kurtlar sofrasında fazla yaşayamayacağına inanmasıdır..

    Goblin Kral Hakkında

    Dört tarafı kara büyü, taht mücadeleleri ve entrikalarla dolu, steampunk türünde yazılmış muhteşem bir fantazi: Goblin Kral! Kral ve üç oğlunun bir zeplin kazasında ölmesinin ardından Taht’ın en genç adayı, krallıktan uzakta ve sürgünde büyüyen, istenmeyen evlat yarı-goblin Maia’nın yaşayan tek varis olarak tahta geçmekten başka hiçbir şansı yoktur. Kendini bir anda her tarafı ölümcül düşmanlar ve tehlikeli entrikalarla çevrili sarayda bulan, yönetim, politika ve savaşla ilgili hiçbir bilgisi olmayan Maia bir şekilde hayatta kalmak, müttefikler edinmek ve babasını öldüren kazanın arkasındaki sır perdesini aralamak zorundadır… Yeni nesil fantastik edebiyatın önemli isimlerinden Katherine Addison’ın yarattığı sıradışı evren, okura eşsiz bir hayal gücünün ürünü olan, incelikle dokunmuş bir hikâye sunuyor.

    Goblin Kral Yorumlar


    “Goblin Kral’dan büyük bir zevk aldım. Goblinler, elfler ve zeplinlerle dolu fantastik dünyası beni hemen kendine bağladı. Okuru fazlaca heyecanlandıran bir eser.”
     -Kristen Britaıi, New York Times çoksatanı Blackveil’in yazarı- 
     “Canlı, sürükleyici ve eşsiz! Eğer taht entrikalarını seviyorsanız, Goblin Kral’ın tadı damağınızda kalacak!”
     -Scott Lynch, çoksatan Locke Lamora’nın Yalanları’nın yazarı- 

    “Benim yazdıklarımı sevenler, Goblin Kral’ı okumaktan büyük zevk alacaklar.”
    -G.R.R Martin, çoksatan Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin yazarı- 

     

    İndirmek İçin Tıkla   ya da   Şimdi Oku

    Güz Delisi e kitap

    Güzde kalmış gönüller için çiçek açma mevsimi, sararmış yaprakların yeşerme zamanı, kurak kalmış kalplerin suya kavuşma anı.
    Kutay çok sevdiği Leyla’yı kaybedeli çok olmamıştı fakat bu onu adeta yıkmıştı. Bir de çocuğu vardı ona her bakışında çok sevdiği karısını hatırlatıyordu. Bu durum çok kötü olsa da insanlar en acılı zamanında en samimi ve gerçek kişiklerini ortaya koyarlar işte Loya da böyle bir zamanda çıka geldi.

    Güz Delisi Hakkında

    “Leyla öldü. Onun ölümünü kabullen artık. Bunun için kendini cezalandırmayı bırak. Kimse hiçbir şeyde suçlu değildi. Her şey olması gerektiği için oldu. Bunu artık anla. Hem senin bir çocuğun var. Onunda bir anneye ihtiyacı… Yoksa oğlun yakında bir leyleğe anne demeye başlayacak. Evlenmen lazım Kutay. Beni anlıyor musun? Ev-len-me-li-sin.”

    Hayat, insanları bazen hazırlıksız yakalar ve hazırlıksız yakalanan insanlar, zırhlarını kuşanamadan karşılarındakilere gerçek halleriyle görünürler… Böyle anlarda, bazen öyle güçlü sevdalar ortaya çıkar ki, Ferhat’ın Şirin’ini, Kerem’in Aslı’sını, Mecnun’un Leyla’sını kıskandıracak aşklara ev sahipliği yapar dünya.

    Loya ve Kutay…
    İşte böylesine bir karşılaşmışlığın bir araya getirdiği iki âşık. Oyun olarak başlayan ve sonrasında gerçeğe dönüşen düşler, hisler ve sevgiler… Hem kendilerine hem çevrelerine inanılmaz güzellikte anlar yaşatıp, masal aşklarını kıskandıracak bir mutluluğa ev sahipliği yaparak, sizleri de bu anlara ortak edecekler. Mutluluk ve sevgi adına… Yalın ve hesapsızca yaşanan hayatlara…

     

    İndirmek İçin Tıkla    ya da    Şimdi Oku

    Meleklerin Gölgesi e kitap

     

    Aşk ve ölüm arasında yaşanan bir hayat. Bir insan oğlunun ve bir göklerden gelen meleğin yollarının kesiştiği bir kader.  Bir melek bir ölümlü için kanatlarından vazgeçer miydi? ya bir kadın hemde sıradan bir kadın gerçeği bilmediği bir varlığın büyüsünde sürüklenirken varacağı yolu kestirebiliyor muydu acaba. Meleklerin Gölgesinde adlı roman serinin ilk başlangıç romanı olmasına rağmen oldukça etkileyici bir şekilde fantastik öğeler ile aşkı harmanlamış bir hikayedir.

    Meleklerin Gölgesi Hakkında

    Ölüm hiç kimseyi beklemez. Beni de beklemeyecekti.

    “Ona artık gerçeklerle rüyalarımı ayırt edemediğimi nasıl söyleyebilirdim? Biri ya da bir şeyin beni izlediğini hissettiğimi? Tenimde dolaşan sıcaklığı?” Bir ölüm meleği olarak Finn’in beklediği son şeydir aşk. Korumak için çevresinde gezindiği Emma’nın hayatı, Finn’in geçmişinde yaptığı bir hatadan dolayı tehlikededir. Hayatını kurtarmaksa onun elindedir, en büyük sırrını ortaya çıkaracak olsa bile.

    Meleklerin Gölgesi Yorumlar

    “Gerilim, komedi ve romantizm arasındaki mükemmel uyum. Meleklerin Gölgesi bağımlılık yaratacak.”
    -Trisha Wolfe, Destiny’s Fire kitabının yazarı-
    “Meleklerin Gölgesi; duygusal başlangıcıyla merak uyandırırken, aynı zamanda çekici dünyası, harika üslubu ve yan karakterleriyle de etkileyici bir okuma vaat ediyor. ”
    -Kindle and Me-

     

     

    İndirmek İçin Tıkla   ya da   Şimdi Oku

    Kızıl Pusu e kitap

    Robert Crais’tan amansız bir polisiye. Doğal felaket yüzünden eski yerlerini terk ederek başka bir kasabaya taşınan dayı ve yeğeni bir dükkan tutar. Düzenlerini kuran ve her şeyin iyi gittiği sırada eskiden kalma bir hesaplaşma yüzünden çeteler tarafından dükkanları basılır ve yağmalanır. Bu olaya eski bir polis olan ajan Pike bakar fakat işler derinleştikçe çok farklı olaylar ortaya çıkar Pike bu olayı çözmek için önce bu iki dükkan sahibinin sırrı çözmelidir.

    Kızıl Pusu Hakkında

    Ben buradayım, tam arkanda
    Dru Rayne ve amcası Wilson Smith, Katrina Kasırgası’ndan kaçarak Los Angeles’a taşınırlar. Burada iş kurup hayata yeniden tutunmaya çalışırlar. Fakat yıllar sonra, geçmişlerinde bırakamadıkları bir tehlikeyle yüzleşmek zorunda kaldıklarında her şey aniden değişir. Wilson’ın silahlı çeteler tarafından dükkânında dövülüp tehdit edildiğine şahit olan eski polis Joe Pike bu işin peşini bırakmamaya ve ilk görüşte etkilendiği Dru’yla amcasına yardım etmeye kararlıdır. Ancak basit bir mahalle çetesi olayı gibi görünse de aslında işler çok daha karışıktır. Kendini büyük ve kirli bir oyunun içinde bulan Pike’ın düştüğü tuzaktan kurtulabilmesi için ilk yapması gerekense, bu gizemli amca yeğenin gerçek kimliklerini ve sırlarını çok geç olmadan ortaya çıkarmaktır.
     
  • gencyazarlarklubu 18:54 on 25 March 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Röportaj 

     
  • gencyazarlarklubu 18:43 on 25 March 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    İçerik Gönder 

     

     

     

     

    Support E-mail: gencyazarlarklubu@gmail.com

     
  • gencyazarlarklubu 15:29 on 25 March 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Bölüm-5 

    diz-çöken-kadın-apnewsturkBabam “Biraz güneş kremi kullanmalısın” dedi ve sırtımı sıvazladı.

    “Evet, haklısın” dedim ve içeri girdim.

    Kendimi odama atıp yatağıma uzandım. Gözlerimi kapatıp bir müddet dinlendim. Sonra havlumu alıp banyoya girdim ve iyi bir duş aldım. Odama girdiğimde Su yatağımın üzerinde bağdaş kurmuş bir şekilde duruyordu.

    “Çok bekledin mi?” diye sordum.

    “Hayır. Şimdi geldim” biraz beni inceledikten sonra “İyi görünüyorsun” diyerek bitirdi.

    Gözlerimi devirerek “Bundan sonra güneş kremi kullanacağım” dedi.

    “Ahh.. hadi ama biraz enerjik ol! Şimdi giyinelim”  dedi.

    Ben siyah dar straplez elbisemi kolumun altına sıkıştırıp banyoya gittim. Bn banyoda giyinirken o da benim odamda giyinecekti.

    Elbisemi giyinip odama girdim. Bu arada Su çoktan giyinmişti. Derin dekolteli, topuklarına kadar uzanan uzun bir mavi elbise giymişti. Benden önce davranıp “Elbise üzer,ne tam oturmuş ve bacaklarını mükemmel gösteriyor” dedi.

    “Sen de mükemmel görünüyorsun”  dedim.

    “Saçlarımız dışında her şey mükemmel” dedi ve ikimizde arkadaşlığımızın bir simgesi olan maymun sırıtışını yüzümüze yapıştırdık.

    Biz hazırlanırken müzik dinlemeye bayılırdık. Bu nedenle iyi bir müzik açmaya karar verdik. Laptopumu alıp Britney Spears tan WOMANİZER i açtım. Bu şarkıyı ikimizde çok seviyorduk. Müziği açar açmaz Su dans etmeye başladı. Bir yandan saçlarını düzleştiriyor bir yandan da kalçasını sallıyordu. Bu komik hali çok hoşuma gitmişti. Ben de yarı dans eder biçimde uzun saçlarımı düzgün bukleler haline getiriyordum.

    Müziğin bitmesi le birlikte saçlarımızda tamamen hazırdı. Aynaya bakınca gerçekten iyi bir iş çıkardığımı düşündüm. Çünkü buklelerim mükemmel görünüyordu. Arkamı dönüp Su ya baktım. O da mükemmel görünüyordu. Bi de şu geri zekalılar gibi sırıtışı olmasa gerçek anlamda kusursuz olurdu.

    “Çok tatlı olmuşsun” dedi.

    “Sen de mükemmel görünüyorsun” dedim ve makjaj yapmak için aynalı masamın önüne geçtim.

    Sade bir elbise giydiğim için ağır bir makyaj yapmakta sakınca görmedim. Güzel bir makyaj yaptıktan sonra ikimizde hazırdık. Su mavi elbisesi ile tıpkı bir prensesi andırıyordu. Bense siyah elbisem, koyu kırmızı dudaklarım ve beyaz tenimle… beyaz ten mi? Aynada suratımın hatta tüm vücudumun bembeyaz olduğunu görünce ürperdim. Su nun teni bile benimkinden daha koyuydu. Neyse ki fazla göze çarpmıyordu. En azından Su fark etmemişti. Bu halimle tıpkı vampir romanlarından fırlamış gibiydim.

    Birkaç kez kapı tıklatıldıktan sonra Rozi içeri girdi. “Mmm.. Çok güzel görünüyorsunuz” dedi.

    “Teşekkürler” bunu Su ve ben aynı anda söylemiştik.

    “Misafirler gelmeye başladı. Aşağı inseniz iyi olur “ dedi Rozi.

    “Tamam” bunu da aynı anda söylemiştik. Ufak bir kahkaha atıp aşağı indik.

    Aşağı indiğimizde sınıftan birkaç kişi gelmişti. Onlarla selamlaştıktan sonra arkadaşlarım sürü halinde bahçeye akın etmeye başladılar. Aslında benim çok fazla arkadaşım yoktur. Bunlar merhabalaştıklarım, aile dostlarımız ve akrabalarımızdan birileriydi.

    Ben arkadaşlarımla selamlaşırken spor bir arabadan çıkan motor sesi dudum. Tabi ki Jack ti. Arabayı görünce Su kendinden geçmiş gibi Jack in arabadan inişini izledi. Çok havalıydı. Sanki her şey ağır çekimde oluyor gibiydi. Jack, karizmatik bir şekilde arabadan inerken saçları hafiften esen bir rüzgar ile dalgalandı. Üzerinde koyu renk bit kot ile siyah bir gömlek vardı. Gerçekten muhteşem görünüyordu.

    Arabanın yolcu koltuğunun kapısının açılmasıyla bütün büyü bozuldu. Arabadan siyah saçları koca bir topuz şeklinde toplanmış, kısacık kırmızı elbise giymiş bir kız indi. Bu kız Sanem di. Zavallı Su! Eminim altüst olmuştu.

    Omzuma dokunan elin etkisiyle hemen arkamı döndüm. Bu Kaan dı. Onu görünce yüzüme koca bir gülümseme hakim oldu. “Hoş geldin” dedim. Sesim çok neşeli çıkmıştı.

    “Doğum günün kutlu olsun” dedi ve bana küçük, kırmızı bir hediye paketi uzattı.

    Paketi görünce birden heyecanlandım. Bugün benim doğum günümdü. Birileri tarafından hediye almam çok normaldi ama hediyeyi Kaan ın vermesi beni aşırı derecede heyecanlandırmış ve ve mutlu etmişti. Kendime engel olamayıp paketi açmaya çalıştım ama kaan engel oldu.

    “Sonra açarsın” dedi ve paketi alıp üzerinde hediyelerin bulunduğu bir masaya koydu.

    Bu hareketinin üzerine ona gülümsemekle yetindim. Bu arada hareketli bir dans müziği açıldı. Herkes dans ediyordu. Bense Jack ve Sanem i izliyordum. Sanem, Jack e iyice yaklaştı ve önünde dans etmeye başladı. Jack ise dikkatle onu izliyor izlerken de sırıtıyordu. Çok sinir bozucuydu!

    Hemen yanımda duran Kaan a biraz daha yaklaştım ve müziğe eşlik ederek dans etmeye başladım. Sanırım bu durum Kaan ın hoşuna gitmişti. Çünkü biraz önce Jack in suratında duran sırıtış şimdide Kaan ın suratında vardı.

    Biran gözlerim Jack inkilerle buluştu. Bana bakıyordu. Sonra bize doğru gelmeye başladı. Ben bu bakışları biliyordum. ‘Biraz sonra başına bela açacağım’ bakışıydı bu. İyice yaklaştı ve Kaan ın karşısında durdu. “Merhaba Kaan. Bakıyorum da çok eğleniyorsun” dedi.

    “Evet, Melisa beni hiç yalnız bırakmıyor” dedi Kaan.

    Jack in suratında iğrenç, büyük bir gülümseme belirdi. “Çok iyi” dedi. Tam gitmek üzereyken masaya çarptı ve  bir bardak dolusu şarap Kaan ın üzerine döküldü. “Üzgünüm” dedi (Alay ediyordu) sonra aklına ani bir fikir gelmiş gibi duraksadı. Bakışlarını yan tarafımda duran Su ya dikti. O sırada slow bir dans müziği açıldı. Su ya yaklaştı ve “ Bu dansı bana lütfeder misiniz güzel bayan?” diye sordu.

    Tabii ki Su kabul etti. Jack e sanki büyülenmiş gibi bakıyordu. O kadar şaşkın ve mutluydu ki hiç konuşmadan Jack ile dans etmeye başladı.

    Onlar dans ederken Kaan da üzerini temizlemek için lavaboya gitti. Eminim adi Jack masaya bilerek çarpmıştı. İnsanları kırmak nasıl bu kadar hoşuna gidiyordu anlamıyorum. Kaan ile iyi vakit geçirdiğimizi görünce dayanamadı ve her şeyi berbat etmeye çalıştı. Neyse ki Kaan anlayışlıdır. O yüzden Jack e cevap vermedi. Yoksa Jack kavga çıkarabilirdi ve ben buna dayanamazdım.

    Ben düşenlere dalmışken Sanem in iğrenç sesi kendime gelmeme neden oldu. “Cenaze mi var?” dedi kıkırdadı ve devam etti “Kim öldü?” diyerek bitirdi.

    Of! Bu geri zekalı yine ne saçmalıyordu? Zaten Jack e çok sinirlenmiştim. Eğer asabımı bozacak bir şey derse hiç lafımı esirgemeyecektim. “Ne?” dedim.

    “Cenaze varmış gibi giyinmişsin de. Siyah elbise falan…” dedi ve tekrar kıkırdadı.

    Bu kız sabrımı zorlamakta bir numaraydı. Jack bile beni bu kadar çok sinirlendirmiyordu. “Belki de bu gece, bu evden bir cenaze çıkabilir. Çünkü birileri fena halde kaşınıyor” dedim.

    Bunun bir tehdit olduğunu anlamış olacak ki topuklarını zemine vurarak süratle parti alanını terk etti. İyi ki de gitti yani. Eğer bu şekilde konuşmaya devam etseydi suratının ortasına yumruğu yerdi.

    Bazı insanlar vardır, resmen gel beni döv der. İşte Sanem de bu insanlardandı. Ya suratının ortasına Osmanlı tokadını indireceksin ya da lafını esirgemeyeceksin. Yoksa rahat durmazlar.

    O sırada babam ve Rozi üzerinde resmim bulunan (geçtiğimiz yıl son sınıfların mezuniyet balosunda çekindiğim resim) kremalı büyük bir pasta ile bahçeye geldiler. Pastayı tekerlekli bir masanın üzerine koymuşlardı. Pastanın üzerinde on sekiz tane mum vardı.

    Bütün ışıklar söndürüldü ve hep bir ağızdan o bilindik doğum günü şarkısı söylenmeye başlandı. Kendimi onuncu yaşını kutlayan bir çocuk gibi hissettim. Utançtan suratımın kıpkırmızı olduğunu hissedebiliyordum. Üzerinde pastanın bulunduğu tekerlekli masayı hemen önüme koymuşlardı. Sonra sessizlik oldu. Sanırım dilek tutup mumları söndürmemi bekliyorlardı. Ama ben olduğum yerde öylece duruyordum.

    “Hadi dilek tut” bu Kaan ın sesiydi. Üzerini temizlemiş (ufak tefek lekeler vardı ama idare ediyordu) ve gelmişti.

    “Hadi Melisa! Dilek tut ve üfle” bu da Su yun heyecanlı sesiydi.

    Gözlerimi tutup dileğimi tuttum. ‘yeni yaşımı sevdiklerimle mutlu ve huzurlu geçirmek istiyorum.’ Sonra gözlerimi açıp, derin bir nefes alarak on sekiz mumu bir seferde söndürdüm. Şaşırtıcı! Geçen yıl büyük bir çaba harcayarak üç seferde söndürmüştüm.

    Alkışlar artık başımı ağrıtmaya başlamıştı. Lanet partinin biran önce bitmesini istiyordum. Tekrar slow bir dans müziği açıldı. Kaan sanki bir şey diyecekmiş gibi bana bakıyor sonra da bakışlarını kaçırıyordu. Belikli beni dansa kaldırmak istiyordu ama çekiniyordu. Eğer o çekiniyorsa ben teklif etmeliydim. Bir kez daha bana baktığında “Dans edelim mi?” diye sordum. Sanırım bir ilke imza attım.

    “Olur” dedi ve dans etmek için bahçenin orta kısmına ilerledik. Kaan kollarını belime doladı ve dans etmeye başladık. Çok iyi dans ediyordu. Onun mükemmel dansı bana geçen hafta yaptığımız pikniği hatırlattı. O zaman ki huzurun kokusunu şimdide alabiliyordum. Sanki Kaan içimdeki bütün negatif elektriği alıyordu. Kaan benden biraz daha uzun olduğu için onunla konuşabilmek için kafamı havaya kaldırmak zorunda kalıyordum.

    “Mükemmel dans ediyorsun” dedim.

    Kibarca gülümsedi. Gülümsemesi Jack in o şeytani gülümsemesine hiç benzemiyordu. Aslında pek bir fark yoktu ama anlatmak istediklerinin çok farklı şeyler olduğunu anlamak zor olmuyordu. “Sen de öyle “dedi.

    Onun ki kadar güzel olmasa da gülümseyerek karşılık verdim.

    Kaan ın kusursuz dansına uyum sağlamaya çalışırken önce kırılma sesi sonra da ufak bir inilti duydum. Ses tanıdıktı. Başımı arkaya doğru çevirdiğimde Su nun eşinin kan içerisinde kaldığını gördüm. Elindeki bardağı yere düşürmüş sonrada cam parçalarını toplamaya çalışırken camlardan biri parmağına girmişti. Kendimi Kaan ın kollarından kurtarıp Su ya doğru koştum.

    “Melisa,önemli bir şey yok” dedi Su.

    Ama ben onu duymazlıktan geliyordum. Gözlerimi kan içerisinde kalmış elinden alamıyordum. Korktuğumdan değildi. Su nun kanlı eli çok güzel kokuyordu. Tuhaf ama gerçek. İğrenç, pas kokulu kanın kokusu bana çok çekici geliyordu.

    Kanlı elini sıkıca tuttum. Sanki kan beni kedisine çekiyordu. Hiç bir şey düşünemiyordum. Sürat ile parmağını ağzıma götürdüm ve emmeye başladım. İçimdeki açlık hissi gittikçe yok oluyordu. Parmağına giren cam parçasını ağzımda hissdince transtan çıktım. Herkes gözlerini fal taşı gibi açmış bana bakıyordu. Hemen kendimi toparlayıp ağzımdaki kanı tükürüyormuş gibi yaptım. Ama aslında hepsini içmiştim.

    “Cam kemiğe zarar vermeden çıkarttım” dedim.

    “Sağol Melisa” dedi Su. Oda şaşkındı. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştık.

    Jack “Sen iyi misin?” diye sordu.

    Su ya diyor sandım ama bana baktığını görünce “Evet” dedim ve ayağa kalktım.

    Rozi elinde ufak bir süpürge ile gelip “Ben temizlerim” dedi ve cam parçalarını temizlemeye başladı.

    Saat gece yarısı on iki ye yaklaştığında tüm misafirlere tek tek teşekkür edip onları uğurladım. Bahçenin görkemli halinden eser yoktu. Masalar kirlenmiş, süs eşyaları kopmuş ve her taraf darmadağın olmuştu. Şöyle bir etrafımı araştırdım ama Rozi, babam ve Jack ortalarda yoktu. Sanırım çok yorulmuşlar ve uyumaya gitmişlerdi. Rozi nin bahçeyi bu şekilde bırakıp gitmesi şaşırtıcıydı doğrusu. O çok hamarat bir kadındır.

    Bahçenin ışıklarını söndürüp içeri girdim. Kapıyı arkamdan kilitleyip merdivenleri tırmanmaya  başladım.  Böylesine hareketli bir gün yaşamama rağmen hiç yorgun değildim ama yaşadığım olaylar beynimi kemirip duruyordu. Tüm bunları yarın düşünmeliydim. Zaten zorlu bir gündü ve daha da zorlaştırmaya hiç niyetim yoktu.

    Odamın kapısını açtığımda bayağı şaşırdım. Çünkü Jack sallanan sandalyemde, Rozi ve babam da yatağımın üzerinde oturmuşlardı. Beni görünce üçü birden bakışlarını bana çevirdiler. Kötü bir şeyler vardı, hem de  çok kötü şeyler …

    “Neler oluyor?” sorumun üzerine Rozi ayağa kalkıp bana doğru geldi. Tam karşımda durup gözlerimin içine bakmaya başladı. “Seninle konuşmamız gerek” dedi.

    “Bir sorun mu var?” korkmaya başlamıştım.

    Jack oturuşunu düzgünleştirip gözlerini yere dikti. “Evet, hem de çok büyük bir sorun” dedi.

    “Biri bana neler olduğunu açıklayabilir mi?” sesim oldukça yüksek çıkmıştı.

    Babam yataktan kalkıp yanıma geldi. Babamın gelişiyle Rozi kenara çekildi. Babam tam karşımda duruyordu. Gözleri dolmuştu. Ağlamamak için direniyor gibiydi. Yüzümü ellerinin arasına aldı uzun bir konuşma yapacaktı ama diğerleri gibi değildi. Çok farklıydı.

    “İnanması zor… çok saçma” başını öne eğdi “Bunu kaldırabileceğini sanmıyorum kızım” dedi.

    Bugün kaldırabileceğimden daha fazla olay yaşamıştım. Konuyu bu şekilde uzatmaları anlamsız gelmişti. “Anlat!” sesim fısıltı gibi çıkmıştı.

    “Bugün ne kadar tuhaf davrandığını fark etmişsindir “ bu bir soruydu. Cevap olarak sadece başımı salladım.

    “Yediklerinden tat alamadın, güneş canını yaktı ve…” derin bir nefes alıp “Arkadaşının kanını emdin” diye bitirdi.

    “Hayır!” diye çıkıştım ve bir adım geriledim.

    “Su yun kanını emdin ve hoşuna gitti” Jack bunu söylerken ayağı kalkmıştı ve tam arkamda duruyordu.

    Ama bu çok saçmaydı. Ben sadece Su ya yardım etmek istemiştim. Hayır, hayır kendimi kandırmamalıydım. Onlar haklıydı. Ben arkadaşımın kanını içmiştim.  “Bu çok saçma” diyebildim sadece.

    Babam “Bende öyle düşünüyorum kızım ama hayat bir avuç saçmalıktan ibaret değil mi?” dedi ve bana doğru bir adım atıp “Neden böyle davrandığını biliyoruz” dedi.

    “Anlat o halde! Neden?”

    Babam acı çekiyor gibiydi. Anlatacakları her neyse onu çok üzüyordu. Söylemek istemiyordu ama buna mecbur gibiydi.

    “Çünkü…” dedi ve devam edemedi. Jack e dönüp ‘sen anlat’ der gibi bir bakış attı.

    “Çünkü sen vampirsin” dedi Jack. Babam gibi lafı eveleyip gevelemedi. Şaka yaptığını düşünüyordum. “Güzel şaka Jack. Şimdi neler olduğunu anlat lütfen” dedim.

    “Keşke şaka olsaydı” dedi Rozi.

    Bu bir şaka olmalıydı ama Rozi çok ciddi görünüyordu. Rozi gibi babam ve Jack te öyleydiler.

    “Buna inanmamı beklemiyorsunuz herhalde” sesim oldukça boğuk çıkıyordu.

    Jack derin bir iç geçirip “Artık sıkıldım” dedi ve kolumu tutup beni aynanın önüne doğru çekiştirdi. “Şimdi aynaya bak. Bu sen misin?” dedi.

    Aynaya dikkatlice baktım. Evet, Jack haklıydı. Aynadaki ben olamazdım. Son zamanlarda çok değişmiştim. Ama onların iddia etikleri şey de çok saçmaydı. Ne yapacağımı bilmiyordum. “Size inanmıyorum” dedim.

    “Şimdi beni iyi dinle! Sen tam bir geri zekalısın. Hiç büyümeyen şımarık bir çocuksun, kendini bile tanımayan aptalın tekisin” dedi Jack.

    Aramız hiçbir zaman iyi değildi ama bana bu kadar hakaret ettiğini de görmemiştim. Çok sinirlenmiştim. Suratına koca bir yumruk indirmek istiyordum. Tam karşımdaki duvara yaslanmış pis pis bana bakıyordu. Anlam veremediğim bir hızla yanına gidip ona iyi bir yumruk attım. Ama hayır! Yumruk ona değil, duvara isabet etmişti ve vurduğum yerde koca bir delik açılmıştı. Yumruğum sert duvarı delip geçmişti. İmkansız, benim yumruklarım bu kadar sert değildir. Duvarı bu hale getiren ben olamazdım.

    “Şimdi inanıyor musun? sıradan bir insan gücü bunu yapmaya yeter mi?”

    Jack, bana hakaret etmemişti. İkna olmam için beni kızdırmaya çalışmıştı. Konuşamıyordum, dilim tutulmuş gibiydi. Babam haklıydı. Bu kaldıramayacağım türden bir şeydi. Daha fazla ayakta duramadım ve dizlerimin üzerine çöktüm.

    Yasmin

     
  • gencyazarlarklubu 15:25 on 25 March 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Bölüm-4 

    Uyandığımda saat dokuz buçuktu. Bugün günlerden cumartesiydi ve dün karnelerimizi almış lise üçten mezun olmuştuk. (Kimileri torpille kimileri benim gibi gecesini gündüzüne katarak) Hafta sonlarını severdim ama bugün günlerden cumartesi olduğu için lanet ettim. Çünkü bugün benim doğum günümdü. Artık on sekiz olacaktım. Ne güzel ama bir yıl daha yaşlanıyordum.

    Babam bir hafta öncesinden hazırlık yapmaya başlamıştı. Bu akşam tatlı bahçemizde görkemli bir doğum günü partisi düzenlenecekti. Babama parti yapmaması için günlerce yalvarmıştım ama ikna edememiştim.

    Acaba onlar parti yaparken ben odamda uyusam ayıp olur muydu? Of yine saçmalıyordum ya!

    Yatağımdan hiç çıkasım yoktu. İnce battaniyemi üzerime çekerek biraz daha uyumaya karar verdim. Uyku ile aramızda müthiş bir aşk vardı. İkimizde birbirimizi çok seviyorduk. Bu güne kadar bizi ayıran tek şey okuldu ama artık o da yoktu. Üç ay boyunca ölümüne uyuyacaktım. Tam güzel uykuma dalacaktım ki bugün Su ile yüzmeye gideceğimiz aklıma geldi. Babam parti hazırlıkları yaparken ayak altında dolanmamı istemiyordu ve beni oyalaması için Su dan yardım istemişti. O da bana yüzmeye gitmeyi teklif etmiş ben de kabul etmiştim. Bunları nereden bildiğime gelecek olursak, biliyorum çok kötü bir şey ama babamın telefon konuşmasını duymuştum (dinlemiştim desem daha doğru olur)

    Oflaya puflaya yatağımdan zorlukla kalktım. Üstümü giyinmek için dolabıma yönelmeden önce son bir kez yatağıma baktım. Benim huzurlu yatağım. Ah, ahh!

    Dolabımdan siyah bikinimi, sarı t-shirtümü ve açık renk dar kotumu çıkarıp küçük kanepenin üstüne fırlattım. Malzeme dolabını açıp sarı Nike spor çantamı çıkardım. Onu da kanepeye attım. Aynalı komidinimin önüne geçip saçlarımı iyice fırçaladıktan sonra sıkı bir at kuyruğu yaptım. Göz kalemi, rimel ve hafif bir parlatıcı sürdüm. Kıyafetlerim dışında her şeyim hazırdı. Sonra kıyafetlerimi giyindim. Plaj havlumu ve bikinimi çantama tıktıktan sonra sırtıma aldım ve odamdan çıktım.

    Aşağı indiğimde sofra kurulmuştu ve ailenin bütün üyeleri tam kadro sofraya oturmuştu. Tam babama ‘günaydın’ diyecekken Jack araya girdi. “Kahvaltıya geç kaldın” diye beni uyardı.

    Kol saatime bakıp “sadece on dakika, çok geç sayılmaz” dedim gülümseyerek.

    Sandalyeme otururken “ben de çok geç demedim zaten doğum günü çocuğu!” dedi bunu söylerken çok kelimesinde vurgu yapmıştı.

    Doğum günümde bile beni uyuz etmek için büyük bir çaba harcıyordu. Ellerimi masanın üzerine koyup Jack e doğru eğildim. “Doğum günü çocuğu senin….”images (1)

    Babam lafımı tamamlamama izin vermedi. “Çok ayıp Melisa. Bugün senin doğum günün , biraz sakin ol lütfen.” Dedi. Bunun üzerine Jack omuz silkmekle yetindi.

    Çayımdan bir yudum aldım ve aldığıma pişman oldum. Çay şekersizdi ve iğrenç bir tadı vardı.. şekerliğe uzanıp şeker alacakken Rozi engel oldu. “Çayına şeker attım. Her zamanki gibi üç tane” dedi göz kırparak.

    “Ama tadı çok acı” dedim.

    “O halde biraz daha at” diye öneride bulundu babam.

    Üç tane şeker alıp çayıma attım. Ben çayımı karıştırırken Jack şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Bakmakta da haklıydı yani. Altı tane şeker ince belli çay bardağı için oldukça fazlaydı. Çayımı iyice karıştırdıktan sonra bir yudum daha aldım. Iyyy! İğrenç halen acıydı.

    “Sanırım şekerde bir sorun var. Çayın tadı berbat.” Dedim yüzümü buruşturarak.

    Babam çayımı alıp bir yudum içti ve o da yüzünü buruşturdu. “Melisa, bu çok tatlı olmuş” dedi.

    Nasıl olur? Çay çok acıydı.. ama babam çok tatlı olduğunu söylüyordu. Rozi babamın elinden çay bardağını alıp bir yudum içti. “Evet, aşırı derecede tatlı” dedi.

    Şaşkındım ama bir o kadar da açtım. Elime bir dilim ekmek aldım ve biraz reçel sürüp ısırdım. Aman allahım! Buda acıydı. Yüzümü buruşturduğumu gören Jack sessizliği bozdu.“Neler oluyor?”

    “Bilmiyorum. Tadı çok kötü geldi bana” dedim.

    Babam , Jack ve Rozi gözlerini fal taşı gibi açmış bana bakıyorlardı. Onların bu bakışı beni ürküttüğü için bir açıklama yapmam gerektiğini düşündüm. “Dün aşırı derecede sıcak bir tabak çorba içtim ve dilim yandı. Sanırım bu yüzden tat alamıyorum” dedim. Aman Allahım! Bir anda nasıl bu kadar iyi yalan uydurmuştum. Kendimle gurur duyuyordum.

    Bakışları pek de tatmin olmuş gibi görünmüyordu. Tamam! Beklide yalan söylemek konusunda sandığım kadar iyi değildim.

    “Sen iyi olduğuna iyi misin?” diye sordu babam.

    “Evet, iyiyim” dedim ve ayaklandım. “Su beni bekliyor.”

    “Ama kahvaltını bitirmedin” dedi Rozi.

    “Ben böyle iyiyim” dedim ve kapıya yöneldim. Dışarı çıkarken Jack in “Tuhaf” dediğini duydum. Aman! Şimdi Jack i takamazdım. Çok da tındı yani.

    Dışarı çıktığımda Su da gelmişti. Her zamanki gibi arabayı benim tersime gelecek şekilde park etmişti. Söverek yolcu koltuğuna oturdum. Su aptal aşıklar gibi ağzı kulaklarına vararak gülümsüyor ve göz kırpıp duruyordu. Bu hali beni çileden çıkarıyordu. “Ne istiyorsun Su?” diye çıkıştım. Kesin bir şey isteyecekti.

    “Bugün fazla agresifsin!” dedi.

    “Sadede gel!”

    “Biliyorum çok tuhaf ama oldu bir kere, ne yapacağımı bilemiyorum” dedi. Üzgün gibi görünüyordu.

    Gerçekten korkmuştum. Su bu kadar eveleyip gevelediğine göre kesin kötü bir şey yapmıştı. “Anlat!” dedim.

    “Ben… Ben Jack ten hoşlanıyorum” dedi.

    Ne? Bu muydu yani? Bunun için mi beni şekilden şekle sokmuştu? Sanem haklı olabilir miydi? Belki de Su tam bir geri zekalıydı. Ama ne olursa olsun o benim arkadaşımdı. Geri zekalı olması umurumda bile değildi. İçimden sövmek geliyordu ama ben onun yerine koltuğuma iyice gömülüp gözlerimi kapadım. ‘Sabır, sabır sadece sabır’ dedim içimden. Bu arada Su yun gözlerinin üzerimde olduğundan emindim.

    “Çok mu kızdın?” diye sordu.

    “Evet, çok kızdım” diye bağırdım.

    Su yun gözlerinin dolduğunu görmek beni çık üzmüştü. Hayatımda ilk defa ona bağırmıştım. Çok pişmandım. Derin bir nefes aldım ve “Kızdım ama Jack ten hoşlandığın için değil, durumu sanki çok kötü bir şeymiş gibi abartarak anlatmana kızdım. Kötü bir şey olduğunu sandım. Beni çok korkuttun” dedim.

    Su arabayı çalıştırdı. Gözünü yola dikmişti. “Ne yani Jack e olan duygularımın normal olduğunu mu düşünüyorsun?”  bunu bir anda söylemesi yerimden zıplamama neden oldu.

    “Evet. Yani o çekici biri “ dedim. Gönlünü almaya çalışıyordum.

    “Ama ondan hoşlanmıyorsun” dedi.

    Evet ama bu senin de hoşlanmayacağın anlamına gelmez” dedim.

    Suratını kocaman bir gülümseme kapladı. Benim şebek arkadaşım…

    Şimdi de ben Su yu göz hapsine tuttum.

    “Bir şey mi oldu Melisa?” diye sordu. Benden daha kibar olduğu kesindi.

    “Doğum günümü kutlamayacak mısın?” diye sordum.

    “Hayır” demesi kendimi kötü hissetmeme neden oldu

    “Na… Nasıl yani?” kekeleyerek konuşuyordum.

    “Doğum gününü kutlayıp seninle tartışamam. Enerjimi akşama saklıyorum” dedi.

    Ona dilimi çıkartmakla yetindim. Her zora düştüğümde bunu yapardım. Karşınızdakinin dikkatini fena halde dağıtıyordu.

    Artık özel üyesi olduğumuz Aqua Maria ya gelmiştik. Arabayı park ettikten sonra güvenlik kontrolünden geçip soyunma odasına girdik. Siyah bikinimi giyindikten sonra eşyalarımı bir dolaba koydum. Plaj havlumu belime sarıp Su yun hazırlanmasını bekledim.

    Beni çok bekletmeden dışarı çıktı. Üzerinde mavi bir mayokini vardı ve pembe plaj havlusunu beline sarmıştı. “Çok tatlı görünüyorsun” dedim. Gerçekten de çok tatlıydı.

    “Teşekkürler. Sen de mükemmel görünüyorsun” dedi.

    Dedim ya ben kaba biriyimdir. Onun bu iltifatına karşılık kendimi beğenmiş bir tavır takınıp omuz silktim. Su bunu önemsemeyecek kadar anlayışlı biriydi. Bu nedenle bana kısa bir bakış fırlatmakla yetindi. Soyunma odasından çıkıp havuzların bulunduğu bölgeye geldik.

    Yaz ayını çok seviyordum çünkü üşüdüğüm için iki büklüm dolaşmam gerekmiyordu. İstediğim gibi giyinebiliyor ve bütün gün istediğim kadar gezebiliyordum. Büyük bir yüzme havuzunun önünde durup şezdonglarımızın üzerine plaj havlularımızı serdik. Şemsiyeyi Su yun şezdonguna doğru ittim. Ben güneşi çok severim ve güneşten çok fazla etkilenmem. Ama Su sarışın olduğundan güneş tenine zarar verebiliyordu.

    “Hadi yüzelim” dedi Su.

    “Tamam! Yarışa var mısın?” diye sordum.

    “Yenilen pehlivan güreşe doymazmış. Pekala varım” dedi.

    Su her zaman benden daha iyi yüzerdi ve ben her seferinde yenilmeme rağmen tekrar tekrar yarışmak isterdim. “Bu sefer iddalıyım ama” dedim tek kaşımı kaldırarak.

    “Evet, her zaman olduğun gibi” dedi Su.

    Onu umursamadım ve havuzun başlangıç noktasına geldik. Bu sefer çok iyi yüzmeliydim. Su yu bu dediklerine pişman ettirmeliydim. Tabi ki Su yenecekti. Bunu ben de kabul ediyordum ama en azından aradaki farkı azaltmalıydım.

    En iyi dalışımı yapmak için parmak uçlarımda yükseldim. Su “Bir, iki, üç… şimdi!” dedi ve ikimizde havuza daldık.

    Çaba harcıyordum ama kendimi rezil duruma düşürmüyordum. Kulaçlarımı olabildiğince hızlı atıyordum. Bana çok kısa gelen bir sürede havuzun bitiş noktasına ulaşmıştım. Muhtemelen Su çoktan yarışı bitirmiş ve beni aşağılamak için sabırsızlanıyordu. Ama gözlerimi açtığımda Su yoktu. Hızlıca arkama döndüm. Su arkadaydı. Hala yarışı tamamlayamamıştı. Ben kazanmıştım. Çok tuhaf! Hem de arada uzun bir mesafe bırakmıştım.

    Su bitiş noktasına vardığında ikimizde havuzdan çıktık. Tam onu ölesiye aşağılayacakken aynı sınıfta olduğumuz tatlı, bir o kadarda dedikoducu olan Buse karşımızda belirdi.

    “Muhteşemdin. Yarışı tan yirmi beş saniyede bitirdin. O kadar hızlıydın ki seni takip etmek çok zor oldu” dedi.

    Yirmi beş saniyemi? Oha yani! Ben, Su yu yenmenin şokunu atamamışken bir de Buse nin söyledikleriyle tekrar şoka girdim. Sanem in deyimiyle ‘Oha falan oldum yani!’ birde bunu ağzını yaya yaya söylemiyor mu?

    “Ben de anlayamadım. Yani Su yu yenmek çok zordur ve…” dedikten sonra susmaya karar verdim.

    “Gerçekten çok iyiydin” dedi.

    “Teşekkürler” dedim seke seke gitti.

    Su bir anda bana dönüp  ciddi bir tavır ile “İyi iş çıkardın” dedi.

    Onun bu ciddi tavrı beni çok şaşırtmıştı. Neden ‘hile yaptın, bilerek kazanmana izin verdim’ ya da onun gibi bir şeyler söylemiyordu? Belki de gerçekten iyiydim. Ya da doğum günüm olduğu için beni üzmek istemiyordu.

    Biran da ciddi yüz ifadesinin yerini koca bir sırıtış aldı. “Bilirsin, benim kusursuz yüzen birini yenmek çok zordur” dedi. İşte benim tanıdığım Su buydu.

    “Tabi, tabi” dedim ve şezdonguma uzanıverdim.

    Gözlerim tuhaf bir biçimde kaşınıyordu. Hemen güneş gözlüklerimi taktım. Güneş fena halde gözlerimi acıtıyordu. Su bile huzur içinde güneşe dönmüşken ben suratımı yana yatırmıştım. Böylece gözlerim daha az acıyacaktı ama hiç biri işe yaramıyordu. Kollarımla gözlerimi kapadım. Şimdi daha iyiydi ama birden Su yun panik dolu bağırışını duyunca irkildim.

    “Melisa kolların, hatta bacakların feci durumdalar” diyordu.

    “Ne, ne olmuş?” dedim panikleyerek. Tabi ki bakışlarım otomatik olarak kollarıma kaydı. Kıpkırmızı ve buruş buruş olmuştu. Seksen yaşında yaşlı bir kadının kollarından bile daha buruşuktu. Gördüklerinin karşısında donup kalan Su ya döndüm.

    “Çabuk gidelim buradan. Her yerim yanıyor” dedim.

    Su benim için endişelendiği için hemen dediğimi yaptı. Alelacele üstümüzü giyinip kendimizi arabaya attık. Korkudan tir tir titriyordum. Kollarım, bacaklarım hatta tüm vücudum fena halde acıyordu. Kollarım ve bacaklarım bu haldeyse yüzümün ne durumda olduğunu düşünemiyordum. “Sür şu lanet arabayı. Biran önce eve gitmek istiyorum” diye bağırdım.

    Su tek kelime bile etmeden arabayı sürmeye başladı. İstemeden de olsa bakışlarım tekrar kollarıma kaydı. Kollarım eski haline dönmeye başlamıştı. İyide neden bu kadar çabuk iyileşiyordum? Bugün tuhaflıklar üst üste geliyordu. Neye şaşıracağımı bilemiyordum.

    Su arabayı her zamankinin iki katı daha hızlı sürüyordu. Zavallım! Tıpkı benim gibi o da çok korkmuştu. Bu yüzden az daha bir kamyona arkadan çarpıyordu ama iyi bir manevra yapıp durumu kurtardı.

    Artık evimin önüne gelmiştik. İkimizde hiç konuşmuyorduk ve gözlerimizi arabanın ön camına dikmiştik. Yaşananların mantıklı bir açıklaması olduğunu düşünüyordum. Eminim Su da öyle düşünüyordu. Sonunda arkadaşım bu acı sessizliği bozdu. “Kolların eski haline geldi. Sanırım sen de benim gibi güneşe karşı hassaslaşmaya başladın” dedi.  İkna edici olmaya çalışıyordu. Ki zaten en mantıklı olanda buydu. Güneşe karşı hassaslaşmaya başlamıştım ve bu yüzden vücudum yanmıştı.

    Kafamı yavaşça havaya kaldırıp ürkekçe aynaya baktım. Yüzümün gayet iyi olduğunu görünce çok mutlu oldu. Su nun yanağına kocaman bir öpücük kondurduktan sonra “Sakın geç kalma” dedim.

    “Aylardır bu günü bekliyorum. Hiç geç kalır mıyım!” dedi.

    İkimizde koca şebekler gibi sırıttıktan sonra abradan indim.

    Başıma gelenler yüzünden kafam fena halde karışmıştı ama vücudumun çabucak iyileşmesi moralimin düzelmesine neden oldu. Bahçeye geldiğimde şaşkınlıktan apzım açık kalmıştı. Bahçe o kadar güzel süslenmişti ki tıpkı kraliyet balolarının yapıldığı saray bahçelerine benziyordu. Babam ve Rozi bir o yana bir bu yana koşturup her şeyin kusursuz olması için çabalıyorlardı. Babam beni görünce gülümseyerek yanıma geldi. “Erken geldin” dedi.

    “Evet, bugün güneş çok rahatsız ediciydi” dedim dudak büzerek.

    O sırada Rozi elindeki balonu şişirmekle meşguldü ve bu sözümü duyunca balonu ağzından kaçırdı. Balon bir müddet havada süzüldükten sonra ayağımın dibine düştü. Gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu. Ayağımın dibindeki beyaz balonu alıp Rozi ye uzattım. “Teşekkürler Melisa” dedi ve balon şişirme işine geri döndü.

    Babam “Biraz güneş kremi kullanmalısın” dedi ve sırtımı sıvazladı.

    “Evet, haklısın” dedim ve içeri girdim.

    Yasmin

     
  • gencyazarlarklubu 15:22 on 25 March 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Bölüm-3 

    renkliduvar.blogspot.com-goz-kirpmakBense ağzım açık bir şekilde şaşkın şaşkın onu izliyordum. Sanırım benim tepki veremeyeceğimi anladı ve “Dikkat et” dedi. Sonra omzumu sıvazlayıp banyodan çıktı. Bir süre banyonun önünde donakalmış bir şekilde durdum ve ne kadar aptalca davrandığımı fark edip kapıyı arkamdan kapadı

    Bir yandan küvetin ılık su ile dolmasını bekliyor diğer andan da banyo sırasında kullanacağım ürünleri malzeme dolabından çıkarıyordum. Böğürtlen kokusuna bayıldığım için küveti böğürtlenli banyo köpüğü ile doldum ve içine girdim.

    Ilık su ve böğürtlen kokusu içime işliyor ve beni rahatlatıyordu. Her şeyi unutmuştum ama Jack in beni biraz önce beni etkilediğini unutamıyordum. Bu saçma düşüncelerden sıyrılmak istiyordum. ‘ben Jack i hiçbir zaman sevmedim ve sevmeyeceğim’ dedim kendi kendime. Sonra böğürtlen kokulu şampuanımla saçlarımı güzelce yıkadım. Artık tertemizdim ve mis gibi kokuyordum. Dişlerimi fırçaladıktan sonra banyodan çıktım.

    Acaba bugün ne giymeliydim? Dolabımdan kahverengi bir kapri ve krem rengi bir t-shirt çıkardım. Bunlar ormanda yapılacak bir piknik için oldukça idealdi. Kıyafetlerimi giyindikten sonra boy aynamın önüne geçtim ve saçlarım ile kıyafetimin ne kadar uyumlu olduğunu fark ettim.

    Aynalı masanın önüne oturup önce saçlarımı güzelce taradım. Ama nasıl bir model yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Sonra kapımın tıklatıldığını duydum ve Rozi içeri girdi. Zarif adımlar ile karşıma geçip “Bugün sana bağırdığım için üzgünüm” dedi.

    İşte Rozi nin en sevdiğim huylarından biri de buydu. Suçlu olan biz olmamıza rağmen özür dileyen hep o oluyordu. Onunla konuşmak için arkamı dönmemiştim. Aynadaki yansımasına bakarak  “sorun değil. Suçlu olan bizdik zaten” dedim.

    Rozi nin yüzünü sıcak bir gülümseme kapladıktan sonra “biriyle mi buluşacaksın?” diye sordu.

    “Evet, bir arkadaşımla piknik yapacağız” dedim gülümseyerek.

    “Sanırım bu arkadaş erkek” dedi ve devam etti. “Saçlarını balık sırtı örmemi ister misin? Kıyafetlerinle çok uyuşacağından eminim” diyerek bitirdi.

    Bu kadın harikaydı! Beni uzun süreli bir karar aşamasından kurtardığı için ona minnettardım. “Evet, çok iyi olur” dedim nazikçe.

    Elini büyük bir zarafet ve sürat ile saçımda gezdirdi. Yaklaşık üç dakikada saçlarımı mükemmel bir örgü haline getirmişti.

    “İşte oldu” dedi ve başını bana doğru eğdi. “Senin için yapmamı istediğin başka bir şey var mı? Diye sordu.

    “Aslında…Pikniğe eli boş gitmek istemiyorum. Mutfakla da pek aram yoktur. Bana yardımcı olursan sevinirim.” Dedim utanarak.

    “Tabi!” dedi. Yüz ifadesine bakıldığında çok memnun olduğu belli oluyordu. “Brovni yapmamı ister misin?” diye sordu.

    “Brovni iyi fikir. Yalnız ben de emek harcamak istiyorum.”

    Rozi tekrar gülümsedi. “Senin elini hamura bulaştıracak kadar özel biri mi?” diye sordu.

    Dudaklarımı ısırarak “Şimdilik değil” dedim ve ikimizde içten bir kahkaha attık.

    Mutfak ilk defa bu kadar çok ilgimi çekti. Önceleri sadece su içmek yada bir şeyler atıştırmak için girerdim ama şimdi ilk defa yemek yapmak için giriyordum.  Mutfağa attığım ilk adımla birlikte içimi tuhaf bir mutluluk hissi kapladı. Mutfak huzur kokuyordu…

    Kek kalıbını bulmak için dolapta araştırma yapan Rozi ye dönerek “Böyle boş durmak istemiyorum. Sen kek kalıbını ararken ben de malzemeleri çıkartayım” dedim. Rozi tezgahın altında o kadar derin bir araştırma yapıyordu ki artık tamamen dolabın içine girmişti. “Tamam, ben malzemeleri sayıyorum sen de çıkarmaya başla” dedi.

    Ben malzemelerin tamamını çıkardıktan sonra o da kek kalıbını bulmuştu. Bana üzerinde gül motifleri bulunan beyaz bir mutfak önlüğü giydirdi. Saçlarını küçük bir lastik ile topladıktan sonra kırmızı bir önlük giydi. Yemek yapmak için kullandığı eldivenlerden birini bana uzattı. İkimizde eldivenleri giydikten sonra tamamen hazırdık. Kendimi ameliyata girmek üzere olan bir doktor gibi hissettim. Bunu yapabildiğime inanamıyordum. Benim mutfakta ne işim vardı? Ben asla yemek yapamazdım. Hatta Su nun doğum gününde sırf mutfak işlerini yapmamak için hasta numarası yapmıştım. Ama şimdi bir erkek için mutfaktaydım ve yapacağım brovniyi çok beğenmesini istiyordum.

    Uzun süren bir uğraştan sonra brovnim hazırdı. O kadar güzel kokuyordu ki bir parça yememek için kendimi zor tuttum. Rozi brovniyi dilimledikten sonra saklama kabına yerleştirdi. Bugün benim için yaptıklarından dolayı ona olan minnettarlığımı dile getirmem gerektiğini anladım.

    “Benim için çok şey yaptın. Sana minnettarım!” dedim.

    “Önemli değil benim için zevkti” dedi Rozi gülümseyerek.

    Rozi bir anda panikleyerek mutfak masasının üzerindeki saate baktı. “Saat 2 olmuş. Neden hala gelmedi?” diye sordu.

    “Şimdi gelir” dedim ve tam o sırada kapı çalındı. Heyecanla salona doğru koştum. Rozi’de elinde brovni ile peşimden geldi. Tam kapıyı açacakken görünüşüm aklıma geldi ve kapının kenarındaki aynadan görünüşümü kontrol ettim.

    Rozi tatlı sesiyle “harika görünüyorsun tatlım” dedi. Yıllar önce Türkiye ye taşınmasına rağmen Türkçe yi düzgün konuşamıyordu ve ben bunu yeni fark ediyordum. Bir süre şaşkın bir yüz ifadesiyle Rozi nin aynadaki yansımasına baktım ama Kaan ın kapıda beklediğini düşününce Rozi ye teşekkür edip kapıyı açtım.

    “Merhaba” dedim gülümseyerek. Bu sefer o kadar içten gülümsemiştim ki buna Kaan bile şaşırdı.

    Beni baştan aşağı süzdükten sonra “çok güzel görünüyorsun” dedi.

    “Teşekkürler” dedim ve brovniyi Rozi nin elinden aldım.

    Sonunda Kaan beni süzmeyi bırakıp Rozi ile selamlaştı. Rozi içeri girmeden önce bana göz kırptı ve sonra içeri girdi.

    Büyük bahçemizden hiç konuşmadan geçerek Kaan ın bahçe kapısının önüne park ettiği gri Opel ine bindik. Arabayı çalıştırdı ve şehrin çıkışındaki ormana doğru yol almaya başladık. İkimizde hiç konuşmuyor, sadece ara sıra gözlerimiz buluşunca gülümsüyorduk. Radyoda slov bir müzik çalmasına rağmen hiç sinirlenmiyordum. Tam aksine kendimi müziğe kaptırmıştım. Son zamanlarda çok değiştiğimin farkındaydım. O huysuz, sinirli ve saldırgan Melisa gitmiş yerine bambaşka bir Melisa gelmişti. Ama nedense sadece Kaan ın yanındayken böyle oluyordum. Beni bu halimle bir tek Su, babam ve sanırım Kaan seviyordu. Rozi ile de aramız oldukça iyiye gitmeye başlamıştı. Jack e gelince…  Onunla olan ilişkimiz bambaşkaydı. Bana bir iyi bir kötü davranıyordu. Ama yaptığı kötülükler her zaman daha ağır basıyor ve ondan nefret etmemi sağlıyordu.

    Biraz ileride orman görünmeye başlamıştı. Kaan kafasını bana doğru çevirip “Rozi çok tatlı biriymiş” dedi.

    “Evet, hem tatlı hem de çok iyi biridir” dedim.

    “Ben Rozi’nin de oğlu gibi biri olduğunu sanıyordum” dedi.

    “Jack ile Rozi birbirlerine hiç benzemiyorlar. Jack her zaman kötüdür. Yani arada iyi olduğu zamanlarda oluyor ama genelde kötüdür. Rozi ise hep gülümsüyor ve etrafındakileri mutlu ediyor” dedim.

    “Öyle bir oğlu olduğu için ona acıyorum” dedi.

    Bugün Jack olmasaydı babam dünkü yaşananları öğrenecekti. Bana çok büyük bir iyilik yapmıştı. Kaan’ın onun hakkında söyledikleri (buna anlam veremesem de)  beni üzmüştü.

    Üzüldüğümü anlayan Kaan “üzgünüm onun hakkında bu şekilde konuşmamalıydım” dedi.

    “Hayır, sen haklısın” dedim ve Kaan tekrar gözlerini yola dikti.

    Artık gelmiştik. Kaan arabayı uygun bir yere park ettikten sonra arabadan indik. O anda üzerinde oturmamız için bir örtü getirmediğim aklıma geldi. ‘Umarım Kaan almıştır’ diye geçirdim içimden. Çünkü bu pis yerde (her yerinde çam iğneleri olan bu pis yerde) oturamazdım. Her yerim berbat olurdu. Yine kendi dünyamda hayallere dalmışken Kaan’ın koluma dokunmasıyla irkildim.

    “Hadi gidelim” dedi. Heyecanlanmış gibi görünüyordu.

    “Pikniği burada yapacağımızı sanıyordum” dedim.

    “Ormanın ilerisi buradan daha güzel” dedi ve bagajdan brovniyi çıkarırken “ve daha temiz” diye ekledi.

    Çam ağaçlarının arasından geçerek biraz yürüdük ve önümüze neredeyse boyumuza kadar ulaşan otlar çıktı. Kaan “lütfen gözlerini kapat” diye fısıldadı. Sesi o kadar tatlı geliyordu ki itaat etmemek imkansızdı. Usulca gözlerimi kapadım. Kaan’ın elleri ellerim ile buluşunca içimi bir sıcaklık hissi kapladı. Birkaç adım atarak otların arasından geçtik. Sanırım artık gelmiştik.

    Kaan ellerimi bırakmadan “gözlerini açabilirsin” dedi.

    O an o kadar mutlu ve huzurluydum ki gözlerimi açmak istemedim. Yavaşça gözlerimi açtım. Gözlerim ile birlikte ağzımda bir karış açılmıştı. Çünkü burası muhteşem bir yerdi. Sarmaşıktan yapılmış ahşap oturaklı bir salıncak, mükemmel bir piknik sofrası ve ilerde çağlayan bir ırmak vardı. Hayatım boyunca bu kadar mükemmel bir yer görmemiştim. Piknik sofrasının etrafındaki adını bilmediğim sayısız çiçekler ortama masalsı bir hava katıyordu. Kaan bu kasvetli ormanın içinde bu kadar mükemmel bir yeri nasıl bulmuş olabilirdi ki? Bir süre hayranlıkla etrafımı izledim.

    “Beğendin mi?” diye sordu Kaan.

    “Burası hayatım boyunca gördüğüm en güzel yer” dedim.

    “Beğendiğine sevindim” dedi ve o sıcacık gülümsemesi tekrar belirdi.

    Elimi bıraktı ve piknik sofrasına oturmamı işaret etti. Karşılıklı olarak piknik sofrasına oturduk. Güneş Kaan’ın saçlarına vurunca saçlarının sarıya dönük olduğunu fark ettim. Ela gözleri o kadar muhteşem görünüyordu ki. Keşke o hep yanımda otursa ben de öylece onu izleseydim. Ben onu hayranlıkla izlerken sessizliği bozan her zaman ki gibi o oldu.

    “Gözlerin çok güzeller. Özellikle de şaşkın şaşkın baktıklarında çok tatlı oluyorlar” dedi.

    “Teşekkür ederim” dedim, gülümsedim ve konuşmaya devam ettim. “Gözlerinin ela olduğunu daha önce fark etmemiştim. Çok güzeller” dedim ve başımı öne eğdim. Ona ilk defa iltifat ediyordum. Bu yüzden biraz utanmıştım. Başımı Kaan’a tekrar bakmak için havaya kaldırdığımda brovninin saklama kabının kapağını açıyordu.

    “Brovniye bayıldığımı biliyor muydun yoksa sadece tesadüf müydü?” diye sordu.

    “Doğrusunu söylemek gerekirse…” biran duraksadım ve çekingen bir tavırla “sadece tesadüftü ama senin için yaptım” dedim.

    Kaan onun için brovni yapmama sevinmişti çünkü gülümsüyordu. Ama birden gülümsemesinin yerini şaşkın bakışlara bıraktı. Onun biranda şekil değiştirmesi beni ürküttü. Acaba onu kıracak bir şey mi söylemiştim? Ama ben onun için bir şeyler yapmıştım. Bana bu şekilde bakmasına dair hiçbir sebep yoktu. Yavaşça öne doğru eğildi.

    “Bu brovniyi sen mi yaptın?” dedi gülerek.

    “Evet” dedim bu haliyle bir deliyi andırıyordu.

    Tekrar doğruldu. “Senin mutfakla aran olmadığını sanıyordum” dedi.

    “Benim hakkımda çok şey biliyorsun” dedim.

    Tekrar öne doğru eğildi. “Tam olarak değil ama öğrenmek isterim.”dedi.

    Ben de öne doğru eğildim. Artık tamamen yakındık. “O zaman daha çok şey öğreneceksin.”dedim.

    Kaan geri çekildi ve küçük bir termostan bardaklarımıza çay doldurdu. Bir parça brovni yedim ve Kaan’a bu güzel yerle ilgili biraz soru sormam gerektiğini anımsadım. “Bu güzel yeri nasıl buldun?” diye sordum.

    “Ben moralim bozuk olduğunda ormanda dolaşmaya çıkarım” dedi ve uzun bir şekilde iç geçirdikten sonra devam etti. “ Yani zamanımın büyük bir bölümünü bu ormanda geçiriyorum. Bir gün fazla derinlere indim ve burayı buldum. Bu salıncağı da senin için kurdum.” Dedi başıyla salıncağı işaret ederek.

    Oldukça hüzünlenmiş gibi görünüyordu. Kaan’ın bu canlı kişiliğinin altında aslında yapayalnız biri yatıyordu. Kaan’ın etrafı birçok güzel kızla çevriliydi ama o yinede yalnızdı. Onu ne kadar yanlış tanıdığımı düşündüm ve şimdi de onun tekrar üzülmesine neden olduğum için kendime lanet ettim. “Salıncakta sallanmayı çok sevdiğimi biliyor muydun yoksa sadece tesadüf müydü?” diye sordum.

    “Aslında sadece tesadüftü” dedi ve ikimde yumuşak bir kahkaha attık.

    Yemekler o kadar güzeldi ki patlayıncaya kadar yemiştim. Kaan ise yemeklerden çok benimle ilgilenmişti. Karnımın doyduğunu hissettiğimde kendimi geriye doğru attım. Düşmemek için ellerimle yerden destek alıyordum. Bu halimle plajda güneşlenen bikinili kızları andırıyordum. Güneş yüzüme vuruyor adeta içimi ısıtıyordu. Bu güzel günün hiç bitmemesini istiyordum. “Salıncakta sallanmak ister misin?” diye sordu Kaan.

    “Evet” dedim. İçimdeki huzur sesime yansımıştı. Kaan benden önce ayağa kalkıp ondan destek alarak ayağa kalkmamı sağladı. Salıncağa oturunca bir kişinin daha oturabileceği büyüklükte olduğunu fark ettim. “Bu salıncak iki kişiyi birden taşır mı?” diye sordum.

    “Evet diyerek cevap verdi.

    “Sallanırken bana eşlik eder misin?” diye teklifte bulundum.

    “Büyük bir zevkle” dedi ve yanıma oturdu.

    Bacaklarımızı geriye doğru hareket ettirip iyice geriledik. “Bir, iki, üç, şimdi!” dedim ve kendimizi boşluğa bıraktık.

    Büyük bir süratle havada süzülüyorduk. En son altı yıl önce salıncağa binmiştim ve neredeyse ne kadar eğlenceli olduğunu unutuyordum. Kaan bu günü yaşadığım en güzel ve en romantik gün haline getirmişti. Bugün ilk defa çocukluğuma geri dönmüştüm. Biz havada süratle havada süzülüyorken yaz havası yüzüme hızlı bir şekilde çarpıyordu. Gözlerimi kapadım ve bu güzel anın tadını çıkarmaya başladım.

    Bir süre sonra salıncağın sürati azaldı ve durdu. Kaan salıncaktan indi ve kendini çimenlerin üzerine bıraktı. Kollarını açıp yüzünü gökyüzüne çevirdi. O kadar güzel görünüyordu ki… O an karnımın karıncalandığını hissettim. Hala salıncakta olduğum için bir elimle ipi bir elimle de karnımı tutuyordum. Kaan’a bakmak daha çok bakmak istiyordum. Neler oluyordu bana böyle? Böyle bir duyguyu daha önce hiç yaşamamıştım ki. Neydi bunun adı? Aşk olabilir miydi?

    Yavaşça salıncaktan kalkıp Kaan’ın yattığı yere yöneldim. Aramızda bir metre kadar mesafe bırakıp yanına uzandım. Tıpkı onun yaptığı gibi kollarımı yanlara doğru açtım. Gökyüzü mükemmel görünüyordu. Birden mutluluğun kokusu yok olmaya başladı. Şey gibi kokuyordu… Kan gibi! Topraktan gelen pas kokusu bana dün gece gördüğüm kabusu hatırlattı. Bu güzel rüya bitmiş, kabusuma geri dönmüştüm.

    Biran da harekete geçtim ve çimenlerin üzerinde oturur pozisyonu aldım. Benim bu ani hareketimin üzerine Kaan da kalkıp yanıma oturdu.

    “Ne oldu? Bir sorun mu var?” diye sordu.

    “Dün gece bir kabus gördüm ve şimdi aklıma gelince kendimi kötü hissettim” dedim. İstemeyerek gözlerimden bir damla yaş elmacık kemiğimin üzerinden kayarak çimenlerle buluştu.

    “Anlatmak ister misin?” diye sordu. Gerçekten de dinlemek istiyor gibi görünüyordu.

    O an babamın bir sözü aklıma geldi. ‘Dertler paylaştıkça azalır’ der bana hep. Şimdi de beni dinlemeyi isteyen biri varken anlatmam en doğrusu olurdu. Belki ‘saçma bir kabus’ diyecek beklide beni anlayacaktı. Ama anlatmadığım takdirde kendimi çok kötü hissetmem aşikardı. En iyisi anlatmaktı. Oturuş pozisyonu düzelttim ve anlatmaya başladım. Ben gördüğüm rüyayı (kabus demek daha doğru olur) bütün ayrıntılarıyla anlatırken o da büyük bir ilgiyle beni dinliyordu. Babamdan sonra beni gerçekten dinleyen tek kişi oydu. Su bile beni bu kadar dikkatli dinlemiyordu. Babam bu seferde haklı çıkmıştı. Kaan a anlatırken üzerimden büyük bir yük kalkıyordu sanki. Sonunda rüyamı tamamıyla anlatmıştım.

    Kaan birkaç dakika düşündü. Bu benim saçma rüyamı ciddiye aldığının kanıtıydı. “Belki de Sanem in bacağını morarttığın için vicdanın sana bir oyun oynuyordur” dedi Kaan.

    “Haklısın. Beklide vicdan azabı çekiyorumdur. Ama bu durumdan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum” dedim dudaklarımı büzerek.

    Kaan biran tereddüt etti ama sonra konuştu. “Bence gidip gönlünü almalısın. Bu şekilde vicdanın sana oyun oynamayı bırakır” dedi.

    “Ama o da Su ya ….” Dedim ve sustum. Neden Kaan a açıklama yapıyordum ki? Sonuçta bana sorun çıkartan kendi vicdanımdı. Sonra konuşmaya devam ettim. “Evet haklısın, gidip gönlünü alacağım. Hemen, şimdi!” dedim.

    Kaan’ın gitmemi istemediği çok belliydi. Zaten ben de gitmek istemiyordum ama Sanem benim yüzümden bir hafta yürüyemeyecekti.  Hem de beni şikayet bile etmemişti. Peki ben ne yapmıştım? Bir özür bile dilememiştim. Bugün gidip ondan özür dilemeliydim.  Kaan yalvaran gözlerle bana bakıyordu. Sanırım biraz önce söylediklerinden dolayı pişmandı.

    “Seninle gelmemi ister misin?” diye sordu Kaan.

    “Beni Sanem in evine bırakırsan sevinirim. Gerisini kendim halledebilirim” dedim ve ayağa kalktım. Benim ayağa kalkmam ile birlikte o da ayağa kalktı.

    Tam otların arasından geçip kasvetli ormana girecekken aklıma bir şey takıldı. “Eşyalarını toplamadık. Hemen dönüp toplayalım” dedim.

    “Onlarla sonra ilgilenirim. Fazla geç kalmadan seni bırakmalıyım” dedi.

    İtiraz edecek halim yoktu. Biran önce şu vicdan denilen şeyi susturmak istiyordum. “Tamam” dedim ve kasvetli ormana girdik. Yürüdük yürüdük ve yürüdük… hava kararmak üzere olduğundan kuşlar yuvalarına saklanmış, yerlerini gece hayvanlarına bırakmıştı. Bu ormanın geceleri ne kadar tehlikeli ve ürkütücü olduğunu düşünmeye başladım.

    Kaan beni Sanem in evinin (malikane demek daha doğru olur) bıraktıktan sonra ormana geri döndü. Orayı o şekilde bırakmaması gerekiyordu ama hava karardıktan sonra ormanın güvenli olabileceğine dair şüphelerim vardı. Şimdiye kadar gece hayvanları çıkmış olmalıydı ve ben ona zarar vermelerinden korkuyordum. Biri için endişelenmek çok tuhaf ve çok kötü bir şeydi. Dünden beri kendimi çok tuhaf hissediyordum. Umursamazlığım yok olmuş yerini kaygı ve korkuya bırakmıştı.

    Evet, gerçekten çok değişmiştim. Sanem i hiç sevmeme rağmen neden onun kapısındaydım? Neden vicdanım benimle uğraşıp duruyordu ve neden burada durup saçmalıyordum?

    Sanem in evinin önündeki güvenlik kontrolünden geçip bahçeye girdim. Bu zenginlerin kapılarında neden hep korumalar oluyordu ki? Sanırım onları daha havalı gösteriyordu ama bence aptallıktan başka bir şey değildi.

    Sanem in ailesi soylu ve olabildiğince zengindi. Evleri bizimkinden beş ya da altı kat daha büyüktü. Ama bahçeleri bizim ki kadar göz alıcı olamazdı. Babam ve Rozi bahçemize sevgi tohumları ekmiş ve bu tohumların çiçekleri ile bahçemizi şimdiki haline getirmişlerdi. Tamam, fazla duygusal konuştum ama dedim ya ben bile kendimi tanıyamıyordum.

    Bahçelerini bahçemizden ayıran en büyük fark havuzun sağ tarafında bulunan lüks arabalardı. Aslında bizimde bahçemizde lüks ve bir o kadar da pahallı bir Mercedes vardı. Jack in pahallı oyuncağı…

    Babası geçtiğimiz yıl ona böyle bir hediye almış. Ben onun babasını daha önce hiç görmedim. Çocuğuna doğum günü hediyesi olarak bu denli pahallı bir araba alan babayı merak etmemek mümkün değil doğrusu. O adamı görmem imkansız gibi bir şeydi. Çünkü adam Amerika daydı ve Türkiye ye gelme gibi bir ihtimali yokmuş. Arada Jack Amerika ya gidip babasını ve arkadaşlarını ziyaret ediyordu. Bu şekilde Jack bir babası olduğunu unutmuyordu.

    Olimpik yüzme havuzunu andıran dev havuzun yanından geçip evin kapısına geldim. Aslan kafasına benzeyen zili çalmam ile birlikte evin hizmetçisi kapıyı açtı. “Ben, Sanem in arkadaşıyım ve onu görmeye geldim” dedi.

    Saçları at kuyruğu şeklinde toplanan hizmetçi beni içeri davet etti ve tabi bende girdim. Merdivenleri hızlıca çıktık. Bu hızımızdan dolayı etrafı inceleme fırsatı bulamadım.

    Hizmetçi Sanem in kapısını tıklattıktan sonra “Küçük hanım sizi görmek isteyen biri var” dedi.

    Ne hanım ama! Kendimi kraliyet ailesinin bir üyesini ziyaret eder gibi hissettim. Kadın Sanem in onayını alana kadar içeri girmeme engel oldu. Suratının ortasına koca bir yumruk indirmemek için kendimi zor tutuyordum.

    Sonunda küçük hanım onayı verdi. “Gelsin!” bu kıza bir kez daha uyuz olmuştum. İçeri girdiğimde Sanem yatağındaydı ve saçlarını düzeltmekle meşguldü. Şu durumda bile dış görünüşünü düşünmesi şaşırtıcıydı doğrusu.

    Beni görünce yüzünü buruşturdu. Sanırım başka birini bekliyordu. “Burada ne işin var?” Diye sordu.  Bu kız misafire nasıl davranılacağını hiç bilmiyordu.

    “Hoş bulduk Sanem” dedim sorusunu duymazdan gelerek.

    O boş gözlerle beni incelerken ben de onun karyolasının karşısındaki koltuğa oturdum. “Sana burada ne işin var dedim!”  dedi kızmış gibiydi.

    “Tamam! Ben de seni görmeye pek meraklı değilim ama gelmek zorundaydım” dedim.

    “Orası belli zaten. Şimdi dökül bakalım” dedi.

    “Bacağını bu hale getirdikten sonra beni şikayet etmemen çok asilce bir davranıştı ve sana bir özür borçlu olduğumu düşünüyorum” dedim. Sinirlerimi kontrol edebilmek için büyük bir çaba harcıyordum.

    Suratını aptal bir sırıtış kapladı. Bu hali bana hayvanat bahçesinde gördüğüm maymunları andırmıştı. Bir kahkaha patlamasını zorlukla geri çektim. “Seni şikayet etmediğim ya da seni buna pişman ettirmediğim için sakın seni sevdiğim gibi saçma düşüncelere kapılma!” dedi sesini yükselterek.

    Beni sevmediğini zaten biliyordum ama neden beni okuldan attırmadığını da çok merak ediyordum. Biraz önce suratında beliren saçma sırıtış şimdi de benim suratımdaydı. “O zaman neden bunu bana ödetmedin?” diye sordum.

    “Çünkü bunu benden Jack istedi.”

    “Ne?” Aman Allahım. Jack okuldan atılmamam için Sanem’le mi konuşmuştu?

    “Seni okuldan attırmamamı istedi. O kadar tatlıydı ki ben de kabul ettim. Dedi

    “Ama Jack beni sevmez ki” dedim zar zor konuşuyordum.

    “Seni kimse sevmez” dedi ve iğrenç bir kahkaha atıp “O aptal arkadaşın dışında” diye bitirdi.

    Büyük bir hızla doğruldum ve evin dışına çıktım.

    Tamamen altüst olmuştum. Hayatım boyunca nefret ettiğim Jack bana koca bir iyilik yapmıştı. Belki de sandığım kadar nefret etmiyordu benden. Belki de Jack iyi biriydi. O zaman neden bana kötü davranıyordu? Onu hiçbir zaman çözemedim.

    Eve sahil yolundan gidiyordum. Bu gece fırtına olacaktı. Denizin dalgaları iskeleye vururken rahatlatıcı bir ses çıkartıyordu. Durup dinlemem gerektiğini düşündüm. Yüzümü denize doğru çevirdim. Yaz ayında olmamıza rağmen hava tüğlerimi diken diken edecek kadar soğuktu. Rüzgar yüzüme vurdukça kendimi daha iyi hissediyordum.

    Hava tamamen karardığı için sahile ayyaşlar akın etmeye başlamıştı. Artık eve dönmem gerekiyordu. Babamda bayağı meraklanmış olmalıydı ama en önemlisi de Jack’le konuşmam gerekiyordu. Kafamdan bütün belirsizlikleri atmaya çalışarak evin yolunu tuttum.

    Kafam o kadar karışıktı ki yol üzerindeki serserilerin laf atışlarını bile duymuyordum. Sadece eve gidip tüm sorularımın cevabını öğrenmek istiyordum. Adımlarımı hızlandırdım. Rüzgar yüzüme daha sert vurmaya başlamıştı. Sokak lambalarının cılız ışığının altında koşar adımlarla yürüyerek evimin önüne geldim.

    Bahçe kapısını açıp içeri girdiğimde Jack çardağın altındaki hamakta oturuyordu. Beni görünce yüzünü tuhaf bir gülümseme kapladı. Derin bir nefes alıp ağır adımlarla yanına yaklaştım. Ben tamamen yaklaşınca o da ayağa kalktı.

    “Seninle konuşmamız gerek” dedim.

    “Ne konuda?”

    “Neden okuldan atılmama engel oldun?” kelimeleri seçmekte zorlandığım için saçmalamaktan korkuyordum.

    “Sadece Sanem den ufak bir rica da bulundum” dedi omuz silkerek.

    “Neden yaptın?” artık sadece fısıldıyordum.

    “Bunun ne önemi var?”

    “İlk ben sordum!” dedim.

    Artık konuşmaya başlayacaktı. Bakışları uzun bir hikaye anlatacağını söylüyordu. “Çünkü….” Dedi ve o anda babam geldi.

    Endişelenmiş gibi görünüyordu. “Melisa sana ulaşamayınca çok korktum” dedi babam. Babam zamanlama konusunda hiç iyi değildi. Zaten darmadağındım bir de babamla uğraşmak istemiyordum.

    “Üzgünüm baba” demekle yetindim.

    “Telefonun neden kapalıydı?” diye sordu.

    “Şarjı bitmiş” dedim ve koşarak odama çıktım.

    Kendimi kıyafetlerle yatağa atıp bugünün ne kadar karmaşık olduğunu düşünmeye başladım. Günüm Jack yüzünden berbat başlamış, Kaan sayesinde mükemmelleşmiş ve yine Jack yüzünden karmakarışık olmuştu. Gözlerimi kapadım ve derin bir uykuya daldım.

    Yasmin

     
  • gencyazarlarklubu 14:51 on 25 March 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Bölüm-2 

    Şehrin çıkışındaki ormandaydım. Birbiri ardına sıralanmış çam ağaçlarının arasından geçerek ilerliyordum. Gün tam olarak doğmamıştı. Çam ağaçlarının eşsiz kokusunu içime çektim ama bir tuhaflık vardı. Bu sadece çam kokusu değildi. Çam kokusuna karışmış başka bir koku. Kan kokusu…

    Orman buram buram kan kokuyordu. Paslı ve tuzlu kan kokusu… Belime kadar uzanan dikenli çalıları kenara iterek aralarından geçmeye başladım. Kan kokusu daha ağırlaşmaya başladım. Biraz daha ilerledikten sonra boş bir araziye ulaştım. Ormanın tam ortasında daire şeklinde boş bir alan vardı.

    Birden çığlık atmaya başladım. Her yer kan ile kaplıydı. Karnıma bir sancının saplanması ile dizlerimin üzerine çöktüm. Göz yaşları sicim gibi dökülüyordu gözlerimden. Sanem yerde yatıyordu. Boynu kan içerisinde kalmıştı ve yerdeki kanlar da ona aitti.

    Güçlükle doğrulup ona doğru yürüdüm. Aramızda sadece birkaç adımlık mesafe kaldığında duraksadım ve onu incelemeye başladım. Buna hangi zalim, hangi taş yürekli yapmıştı?

    Tamam! Bu kızı hiç sevmiyordum ama durumu o kadar kötüydü ki… Ben onun yüzüne konsantre olmuşken birden gözlerini açtı. Onun bu ani hareketi üzerine bir adım geriledim. Sonra ayağa kalktı ve bana doğru bir adım attı. Artık aramızda hiç mesafe yoktu. Gözleri buğuluydu (sanki saatlerce ağlamış gibi).

    Ellerimi boynundaki yaranın üzerinde gezdirdikten sonra “Bunu sana kim yaptı?” diye fısıldadım.

    Ani bir hareketle biraz gerileyerek benden uzaklaştı. Dehşete kapılmış gibiydi. “Sen yaptın!”” diye bağırdı. Sesi ormanda yankılanıyor yankılandıkça da canımı yakıyordu.

    Yaşadıklarından dolayı tramva yaşıyor olmalıydı. Bunu ona ben yapmış olamazdım. En azından böyle bir şey hatırlamıyordum.”Sen iyi değilsin. Saçmalı…”

    Sözümü bitirmeme izin vermeden tekrar bağırmaya başladı. “O kanların üzerine nasıl bulaştığını sanıyorsun?” diye sordu. Yavaşça başımı öne eğdim. Beyaz t-shir ümün üzeri kanla kaplıydı..Dilim tutulmuştu.Yaşadıklarıma inanamıyordum. Biri bana eşek şakası yapıyor olmalıydı..

    “Hayır!Bunları ben yapmış olamam dedim panikle.

    Birden Su’nun rahatlatıcı sesini duydum. “O doğru söylüyor.Bizi bu hale getiren sensin.” Dedi acılı acılı.

    Bizi mi? Hemen Su ya dönüp durumunu kontrol ettim. Yüzü bembeyaz olmuş, duruşu ise içler acısıydı. “Hayır! Hayır ben bişey yapmadım” dedim.

    Su şevkatli kollarını belime dolayarak beni kendine doğru çekti. Başımı omzuna yaslayıp ağlamaya başladım.

    Su tekrar konuşmaya başladı. “Şişşt. Ağlama! Tüm bunları isteyerek yapmadın ki. Bunu yapmaya ihtiyacın vardı.” Dedi.

    İhtiyacım mı vardı? Neler oluyor böyle?

    Sanem tekrar bağırmaya başladı. “onun yüzünden hayatım altüst oldu. Az kalsın ölüyordum.”

    Su , Sanem e dönüp “En azından yaşıyorsun. Seni hayatta tutabilmek için çok çaba sarf etti.”dedi.

    Burada neler oluyordu bilmiyordum ama korkudan ağzımı açıp tek kelime bile edemiyordum.

    Sanem yüzünü buruşturup “ Herkes öğrenecek” dedi.

    “Sana kim inanır?” Su nun sesi oldukça alaycı çıkmıştı.

    “Bana inanmaları gerekmiyor. Deliller ortada. Her yerde kan var.” Dedi Sanem.

    Tanrım! hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladım. Hiçbir şeye konsantre olamıyordum. Neler olduğunu anlayamıyordum. Hayatım tamamıyla altüst olmuştu. Babamı görmek istiyordum. Bu hayatta ondan başka kimsen yoktu. Tekrar ağlama krizine girmek üzereyken ormandan bir kurt çıktı. Simsiyah ve kocamandı. Gözleri siyah inci gibi parlıyordu. Hayatımda hiç bunun kadar korkunç bir şey görmemiştim.

    Yavaş adımlarla biraz önce Sanem in yaralı olarak yattığı yere doğru ilerledi. Üçümüz donakalmış bir şekilde devasa kurda bakıyorduk. Kurt bir süre ortamı inceledikten sonra kanları yalamaya başladı. Yerdeki bütün kanları temizliyordu. Bir süre sonra yerde hiç kan kalmamıştı. Sonra gözlerini havaya dikerek ulumaya başladı. Ellerimle gözlerimi kapadım ve avazım çıktığı kadar bağırdım….

     

     

    Uyandığımda ter içinde kalmış hızlı hızlı nefes alıp veriyordum. Tanrıya şükür hepsi rüyaydı. Hayatımda hiç bu kadar tuhaf bir rüya görmemiştim. Yatağımın üzeride oturur pozisyonu alıp dizlerimi kendime doğru çektim. Alnımı dizlerime dayayıp uzun uzun ağlamaya başladım. O kadar çok ağlamıştım ki eşofman altım sırılsıklam olmuştu. Ağlamak o kadar iyi geliyordu ki….

    Ben sık sık ağlayan biri değilim. Ağlamayı sevmem, hatta nefret ederim. Ama son zamanlarda o kadar çok bunalıyordum ki ağlamak tek kaçış yolu gibi gelmeye başlamıştı. Kendimi tanıyamaz hale gelmiştim.

    Birden telefonumun çalması ile irkildim. Yatağımın içinde ufak bir araştırma yaptıktan sonra telefonumu buldum. Telefonumun çalmasına üzüldüm diyemem. Çünkü gerçekten mutsuzdum ve beni bu durumdan iyi bir diyalog kurtarabilirdi.

    Arayan kişinin Kaan olduğunu görünce bir hayli şaşırdım. Çünkü o bana genelde mesaj atardı. Aradığına ilk defa şahit oluyordum. Biraz hayretle biraz da heyecan ile telefonu açtım.

    “Efendim Kaan”

    “Günaydın Melisa”

    “Günaydın Kaan….Bir sorun mu var?”

    “Seni aramam için bir sorun olması gerekiyor mu?” Sesi bozulmuş gibiydi.

    “Tabi ki hayır!” Sesimin düzgün çıkması için çabalıyordum. Nedenini bilmiyordum ama onun araması beni oldukça heyecanlandırmıştı. “Şey… sen beni pek aramazdın da o yüzden şaşırdım biraz.”

    “Dün okuldan çıkarken pek iyi görünmüyordun” Dün olanları hatırlattığı için pişman olu konuyu değiştirdi. “Belki bugün ormanda piknik yaparız diye  düşünmüştüm”” dedi ve cevabımı bekledi.

    “Harika!” Dedim ve sesimin fazla neşeli çıktığını anlayınca “Kim kim gidiyoruz? “Diye sordum.

    Sanırım Kaan a onu kıracak bir şey söylemiştim.Çünkü sesi sitem eder gibi çıkmıştı.”Ben baş başa gideriz diye düşünmüştüm.” Dedi.

    Onun kırıldığını hissedebiliyordum. O benimle baş başa bir piknik hayal etmişti ve ben şimdi onun hayallerini yıkıyordum. Onun üzülmesini istemiyordum çünkü o, onu üzemeyeceğim kadar tatlıydı. Beni ona çeken tanımlayamadığım bir şeyler vardı. Biran gerektiğinden fazla uzun süre sessiz kaldığımı anımsadım ve  Kaan ın gönlünü almak için konuşmaya başladım.

    “Biran başkalarını da davet ettiğini düşünüp üzüldüm. Baş başa piknik fikri süper.” Dedim.

    Kaan ın gönlünü almıştım. Artık sesi oldukça neşeli geliyordu. Onun neşeli olması beni de neşelendirmişti. “ O zaman öğleden sonra 2 de seni almaya gelirim.” Dedi.

    “Öğleden sonra görüşmek üzere” dedim ve telefonu kapattım.

    Bugünkü acılı uyanıştan sonra Kaan ile kurduğumuz diyalog moralimi yeterince yükseltmişti. Bugün hafta sonu olmasına rağmen her zaman olduğu gibi kahvaltıyı saat 10 da yapacaktık. Babamın saçma takıntıları işte…

    Yatağımı düzeltip aşağıya indi. Görünüşümde bir sorun yoktu. Gecelik olarak bordo bir eşofman altı ve beyaz askılı t-shirt giymiştim. Bu nedenle hazırlanma olayını kahvaltıdan sonra gerçekleştirebilirdim.

    Aşağı indiğimde Rozi ve babam karşı karşıya jack ise Rozi nin yanındaki sandalyede oturuyordu. Herkese “Günaydın” dedikten sonra  Jack in karşısındaki sandalyeye oturdum. Bugün hafta sonu olduğuna göre kahve içmemde bir sakınca yoktu. Rozi kahvemi doldururken babam bana dönerek “Dünkü voleybol maçı nasıldı?” diye sordu.

    Dün yaşananları zar zor unutulmuşken tekrar hatırlamam benliğimi altüst etti. Üstelik babam yediğim haltı öğrenecekti. Acaba yalan mı söyleseydim? Ama jack rahat durmaz beni ispiyonlardı.adımın birde yalancıya çıkmasına dayanamazdım.arkadaşımın bacağına bilerek vurduğumu ve arkadaşımın bir hafta boyunca yürüyemeyeceğini öğrenince bana neler diyeceğini düşündüm. Gerçekten çok fena yapardı beni.aslında babam bana bağırıp çağıran biri değildi ama benim yaptığımda uyarılıp geçilecek bir şey değildi. Yine kendi dünyamda düşüncelere dalmıştım.hafifçe başımı sallayıp kendime geldim.

    Alt dudağımı ısırarak konuşmaya başladım”Şeyy…Aslında…”dedim ve Jack sözümü kesti.

    “Melisa dünkü maçta pek iyi değildi. Sadece bir sayı yapabildi ve bunu söylemeye çekiniyor “dedi ve o baştan çıkarıcı gülümsemesini takıntı.

    Kulaklarımı inanamadım. Biraz önce Jack beni girdiğim bataktan kurtarmış mıydı? Jack bile iyi biri olmaya başlamıştı.(En azından şu anda bir adım atmıştı).

    Babam şaşırmış gibi baktıktan sonra “Bende bu tavrın altında kötü bir şey yattığını düşünmüştüm. Böyle yenilgileri kafana takma ve önündeki maçlara bak”dedi ve göz kırptı.

    Babamın göz kırpışına karşılık gülümsedim ve “Tamam”dedim.Jack benim önümdeki tuzluğu alabilmek için uzanırken bir fincan kahveyi üzerime döktü.Yemin ederim ki bilerek yapmıştı.Çünkü fincan ile tuzluğun arasında oldukça mesafe vardı.Bugün benim için yaptığı iyilik içine oturmuştu bu yüzden günümü mahvetmek için çalışmalara başlamıştı.

    Her yerimin yandığına mı yoksa yapış yapış olduğuma mı üzülecektim.Çok sinirlenmiştim.yavaşça başımı havaya kaldırıp Jacke doğru  baktım.Amacına ulaştığı için pis pis sırıtıyordu.Bu sırıtışı beni iyice delirtti.Bu sefer gerçekten kızmıştım.Yavaşça ayağa kalktım.Tabağımdaki en iyi silahı görünce gülümsedim ve süratle omlet parçasını alıp Jack’in suratına fırlattım.Bingo!Omlet tam hedefime yani Jack’in suratının tam ortasına yapışmıştı.Suratı,yağlı ,berbat kokulu ve olabildiğince iğrenç görünüyordu.Artık eşittik.

    Babam ve Rozi gözlerini fal taşı gibi açmış bize bakıyorlardıSanırım şaşkınlıktan dilleri tutulmuştu.Jack’in domates gibi kızaran suratını görünce keyfim yerine geldi ve masanın ortasında estetik bir görünüm yaratan kıymalı börekten bir parça aldım.Tam ağzıma atacakken Jack “O öyle kuru kuru gitmez”diye tıslayarak bir sürahi dolusu buz gibi portakal suyunu başımdan aşağı boşalttı.Şimdi hem ben hem de ev batmıştı.Sinirden ne yapacağını bilemeyen Rozi “Jack çabuk masadan kalk!”diye bağıdı.İlk defa Rozi,oğluna bağırmıştı.Annesi tarafından azarlanmak Jack’i üzmüştü ve tabi beni de çok sevindirmişti.Her yerim buz gibi portakal suyu olmuşken bile zaferin tadını çıkarırcasına sırıttım.Sonra Rozi ,bana dönerek “Sen de”dedi ve ikimizde odamıza çıktık.

    Odamın kapısının yanında bulunan boy aynasının yanından geçerken ne kadar rezil bir durumda olduğumu görmemek için başımı öne eğdim. Saçlarımın,başımdan aşağı dökülen portakal suyu yüzünden yapış yapış olduğunu ve katı bir görünüm oluşturduğunun farkındaydım.Elimi yavaşça saçlarımda gezdirirken saçlarımın üst kısmının ne kadar sertleştiğini bir kez daha anladım.O kadar çok sertti ki bir kayayı andırıyordu.Saçlarımın eski halini alabilmesi için iyi bir banyoya ihtiyacım olduğunu anımsadım.

    Ahşap dolabıma yönelirken,çalışma masamın üzerinde bulunan pembe saate baktım.Saat 10:30 olmuştu.Henüz iki buçuk saatim vardı.Önce güzel bir banyo yapacak,hazırlanacak ve piknik için kek yapacaktım.Zaman sınırlıydı ve benim için oldukça değerliydi.Bir yanım Jack’e sinirlenirken diğer yanım onun için üzülmeye başlamıştı.O karizmasının çizilmesine dayanamazdı ve bugün yeteri kadar çizilmişti.Zavallı Jack!

    Banyodan çıkınca sarınacağım pembe peluşlu havluyu aldıktan sonra odamın yan tarafında bulunan(Jack ve benim odamı birbirinden ayıran)ortak kullanım banyosuna doğru yürüdüm. Banyo kapısına geldiğimde duraksadım. Çünkü içeriden birinin duş aldığına dair  sesler geliyordu. İçeride kimin olduğunu bildiğimden tereddüt etmeden kapıyı tıkladım.

    “Jack biraz acele eder misin?”İçeriden yoğun buhar ile birlikte Jack’in sesi gelmeye başladı. Sesi daha çok bekleyeceğimi kanıtlar nitelikteydi.

    “Tamam, beş dakika sonra çıkıyorum.”dedi.Harika!Onun beş dakikası o kadar uzundu ki hiç bitmek bilmiyordu.Sırtımı duvara yasladım ve beş dakikanın(O bitmek bilmeyen beş dakikanın)bitmesi için beklemeye başladım.Karşımdaki duvara asılı olan saat beş dakikanın çoktan bittiğini söylüyordu.Sanırım beş dakikanın bittiğini Jack’e hatırlatmam gerekiyordu.

    “Beş dakika çoktan doldu,artık çıkmayı düşünmüyor musun?”diye bağırdım.

    Jack  cevap olarak bilmediğim bir dilde (sanırım İtalyanca) şarkı söylemeyi tercih etti. Bunun anlamı bir beş dakika daha beklemem gerektiğiydi.

    Çok sıkılmıştım zaman su gibi akıp gidiyordu ve ben daha yıkanmamıştım  bile. Kaan ı birkaç saat bekletsem ayıp olurmuydu acaba? Off ya! Hem sıkılmış hem de saçmalamaya başlamıştım. Kendimi koca bir aptal gibi hissediyordum. Sırtımı arkamdaki duvara iyice  bastırdım ve aşağı doğru kaydım. Yerde dizlerimin üzerine çökmüş bir şekilde oturuyordum. Sinirden gözlerimden birkaç damla yaş süzüldü.

    Ayağa kalktım ve banyo kapısını tekmelemeye başladım. “Seni lanet olası! Bilerek yapıyorsun, çabuk çık banyodan “ sesimin titrediğini anlayınca kendimi daha kötü hissettim.

    Jack suyu kapatmıştı, sanırım sonunda banyo ile vedalaşma zamanının geldiğini anlamıştı. “beş dakika daha dur. Saçlarımı kurutacağım” dedi.

    Beş dakika daha mı? Neredeyse bir saattir banyodaydı ve bana beş dakika daha beklemem gerektiğini mi söylüyordu? Onun yüzünden zaman kaybediyordum ve sinirden çatlamak üzereydim. Belki Sanem e vurduğum gibi ona da vurursam sinirim dinebilirdi. Ama ona vurabilmem için önce banyodan çıkması gerekiyordu.

    Kapıyı açması için kapıyı sertçe yumruklarken “Dışarısı 34 derece ve saçların kendi kendine de kuruyabilir. Artık çık ya!” diye bağırdım. Birden kapı açıldı. Bütün yükümü kapıya yüklediğim için istemeden içeri daldım. Jack kapının önünde durduğu için ona çarptım (yapıştım desem daha doğru olur). Eğer o olmasaydı yere kapaklanıyordum. Üstü çıplaktı ve altında koyu renk bir kot vardı. Vücudundan çıkan odunsu parfüm kokusu başımı döndürüyordu. O anın verdiği şokla bir süre birbirimize yapışık bir şekilde banyonun önünde durduk.

    En sonunda kendimi ondan uzaklaştırdım. Yüzüne bakmak istemiyordum çünkü hem banyo keyfini maf etmiş hem de kendimi ondan alamamıştım. Eminim yüz ifadesi beni üzecek türdendi. Kafamı ona doğru kaldırdım. Ama yüz ifadesi hiç beklediğim gibi değildi. Jack gülümsüyordu. Bembeyaz dişlerinin tamamını göstererek muhteşem bir şekilde gülümsüyordu.

    Bense ağzım açık bir şekilde şaşkın şaşkın onu izliyordum. Sanırım benim tepki veremeyeceğimi anladı ve “Dikkat et” dedi. Sonra omzumu sıvazlayıp banyodan çıktı. Bir süre banyonun önünde donakalmış bir şekilde durdum ve ne kadar aptalca davrandığımı fark edip kapıyı arkamdan kapadım.

    Yasmin

     
  • gencyazarlarklubu 14:49 on 25 March 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Ölümsüzler Şehri 

    Hikaye, sıradan bir öğrencinin rutin hayat akışıyla başlıyor.Yavaş yavaş ve gizemli bir şekilde, biz farkına varmadan; bol gerilim ve adrenalin içeren bir aksiyona dönüşüyor.Belki Yasmin birgün, bu hikayeyi detaylandırarak roman yapar.Romanı hikayeden üstün tuttuğumdan değil.Gerilimli heyecanlı güzel bir vampir hikayesi çocuklara göre değil;yetişkinlere göredir…

    tumblr_mm188hHXbI1rj51pno1_500

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç
%d blogcu bunu beğendi: