Bölüm-2

Şehrin çıkışındaki ormandaydım. Birbiri ardına sıralanmış çam ağaçlarının arasından geçerek ilerliyordum. Gün tam olarak doğmamıştı. Çam ağaçlarının eşsiz kokusunu içime çektim ama bir tuhaflık vardı. Bu sadece çam kokusu değildi. Çam kokusuna karışmış başka bir koku. Kan kokusu…

Orman buram buram kan kokuyordu. Paslı ve tuzlu kan kokusu… Belime kadar uzanan dikenli çalıları kenara iterek aralarından geçmeye başladım. Kan kokusu daha ağırlaşmaya başladım. Biraz daha ilerledikten sonra boş bir araziye ulaştım. Ormanın tam ortasında daire şeklinde boş bir alan vardı.

Birden çığlık atmaya başladım. Her yer kan ile kaplıydı. Karnıma bir sancının saplanması ile dizlerimin üzerine çöktüm. Göz yaşları sicim gibi dökülüyordu gözlerimden. Sanem yerde yatıyordu. Boynu kan içerisinde kalmıştı ve yerdeki kanlar da ona aitti.

Güçlükle doğrulup ona doğru yürüdüm. Aramızda sadece birkaç adımlık mesafe kaldığında duraksadım ve onu incelemeye başladım. Buna hangi zalim, hangi taş yürekli yapmıştı?

Tamam! Bu kızı hiç sevmiyordum ama durumu o kadar kötüydü ki… Ben onun yüzüne konsantre olmuşken birden gözlerini açtı. Onun bu ani hareketi üzerine bir adım geriledim. Sonra ayağa kalktı ve bana doğru bir adım attı. Artık aramızda hiç mesafe yoktu. Gözleri buğuluydu (sanki saatlerce ağlamış gibi).

Ellerimi boynundaki yaranın üzerinde gezdirdikten sonra “Bunu sana kim yaptı?” diye fısıldadım.

Ani bir hareketle biraz gerileyerek benden uzaklaştı. Dehşete kapılmış gibiydi. “Sen yaptın!”” diye bağırdı. Sesi ormanda yankılanıyor yankılandıkça da canımı yakıyordu.

Yaşadıklarından dolayı tramva yaşıyor olmalıydı. Bunu ona ben yapmış olamazdım. En azından böyle bir şey hatırlamıyordum.”Sen iyi değilsin. Saçmalı…”

Sözümü bitirmeme izin vermeden tekrar bağırmaya başladı. “O kanların üzerine nasıl bulaştığını sanıyorsun?” diye sordu. Yavaşça başımı öne eğdim. Beyaz t-shir ümün üzeri kanla kaplıydı..Dilim tutulmuştu.Yaşadıklarıma inanamıyordum. Biri bana eşek şakası yapıyor olmalıydı..

“Hayır!Bunları ben yapmış olamam dedim panikle.

Birden Su’nun rahatlatıcı sesini duydum. “O doğru söylüyor.Bizi bu hale getiren sensin.” Dedi acılı acılı.

Bizi mi? Hemen Su ya dönüp durumunu kontrol ettim. Yüzü bembeyaz olmuş, duruşu ise içler acısıydı. “Hayır! Hayır ben bişey yapmadım” dedim.

Su şevkatli kollarını belime dolayarak beni kendine doğru çekti. Başımı omzuna yaslayıp ağlamaya başladım.

Su tekrar konuşmaya başladı. “Şişşt. Ağlama! Tüm bunları isteyerek yapmadın ki. Bunu yapmaya ihtiyacın vardı.” Dedi.

İhtiyacım mı vardı? Neler oluyor böyle?

Sanem tekrar bağırmaya başladı. “onun yüzünden hayatım altüst oldu. Az kalsın ölüyordum.”

Su , Sanem e dönüp “En azından yaşıyorsun. Seni hayatta tutabilmek için çok çaba sarf etti.”dedi.

Burada neler oluyordu bilmiyordum ama korkudan ağzımı açıp tek kelime bile edemiyordum.

Sanem yüzünü buruşturup “ Herkes öğrenecek” dedi.

“Sana kim inanır?” Su nun sesi oldukça alaycı çıkmıştı.

“Bana inanmaları gerekmiyor. Deliller ortada. Her yerde kan var.” Dedi Sanem.

Tanrım! hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladım. Hiçbir şeye konsantre olamıyordum. Neler olduğunu anlayamıyordum. Hayatım tamamıyla altüst olmuştu. Babamı görmek istiyordum. Bu hayatta ondan başka kimsen yoktu. Tekrar ağlama krizine girmek üzereyken ormandan bir kurt çıktı. Simsiyah ve kocamandı. Gözleri siyah inci gibi parlıyordu. Hayatımda hiç bunun kadar korkunç bir şey görmemiştim.

Yavaş adımlarla biraz önce Sanem in yaralı olarak yattığı yere doğru ilerledi. Üçümüz donakalmış bir şekilde devasa kurda bakıyorduk. Kurt bir süre ortamı inceledikten sonra kanları yalamaya başladı. Yerdeki bütün kanları temizliyordu. Bir süre sonra yerde hiç kan kalmamıştı. Sonra gözlerini havaya dikerek ulumaya başladı. Ellerimle gözlerimi kapadım ve avazım çıktığı kadar bağırdım….

 

 

Uyandığımda ter içinde kalmış hızlı hızlı nefes alıp veriyordum. Tanrıya şükür hepsi rüyaydı. Hayatımda hiç bu kadar tuhaf bir rüya görmemiştim. Yatağımın üzeride oturur pozisyonu alıp dizlerimi kendime doğru çektim. Alnımı dizlerime dayayıp uzun uzun ağlamaya başladım. O kadar çok ağlamıştım ki eşofman altım sırılsıklam olmuştu. Ağlamak o kadar iyi geliyordu ki….

Ben sık sık ağlayan biri değilim. Ağlamayı sevmem, hatta nefret ederim. Ama son zamanlarda o kadar çok bunalıyordum ki ağlamak tek kaçış yolu gibi gelmeye başlamıştı. Kendimi tanıyamaz hale gelmiştim.

Birden telefonumun çalması ile irkildim. Yatağımın içinde ufak bir araştırma yaptıktan sonra telefonumu buldum. Telefonumun çalmasına üzüldüm diyemem. Çünkü gerçekten mutsuzdum ve beni bu durumdan iyi bir diyalog kurtarabilirdi.

Arayan kişinin Kaan olduğunu görünce bir hayli şaşırdım. Çünkü o bana genelde mesaj atardı. Aradığına ilk defa şahit oluyordum. Biraz hayretle biraz da heyecan ile telefonu açtım.

“Efendim Kaan”

“Günaydın Melisa”

“Günaydın Kaan….Bir sorun mu var?”

“Seni aramam için bir sorun olması gerekiyor mu?” Sesi bozulmuş gibiydi.

“Tabi ki hayır!” Sesimin düzgün çıkması için çabalıyordum. Nedenini bilmiyordum ama onun araması beni oldukça heyecanlandırmıştı. “Şey… sen beni pek aramazdın da o yüzden şaşırdım biraz.”

“Dün okuldan çıkarken pek iyi görünmüyordun” Dün olanları hatırlattığı için pişman olu konuyu değiştirdi. “Belki bugün ormanda piknik yaparız diye  düşünmüştüm”” dedi ve cevabımı bekledi.

“Harika!” Dedim ve sesimin fazla neşeli çıktığını anlayınca “Kim kim gidiyoruz? “Diye sordum.

Sanırım Kaan a onu kıracak bir şey söylemiştim.Çünkü sesi sitem eder gibi çıkmıştı.”Ben baş başa gideriz diye düşünmüştüm.” Dedi.

Onun kırıldığını hissedebiliyordum. O benimle baş başa bir piknik hayal etmişti ve ben şimdi onun hayallerini yıkıyordum. Onun üzülmesini istemiyordum çünkü o, onu üzemeyeceğim kadar tatlıydı. Beni ona çeken tanımlayamadığım bir şeyler vardı. Biran gerektiğinden fazla uzun süre sessiz kaldığımı anımsadım ve  Kaan ın gönlünü almak için konuşmaya başladım.

“Biran başkalarını da davet ettiğini düşünüp üzüldüm. Baş başa piknik fikri süper.” Dedim.

Kaan ın gönlünü almıştım. Artık sesi oldukça neşeli geliyordu. Onun neşeli olması beni de neşelendirmişti. “ O zaman öğleden sonra 2 de seni almaya gelirim.” Dedi.

“Öğleden sonra görüşmek üzere” dedim ve telefonu kapattım.

Bugünkü acılı uyanıştan sonra Kaan ile kurduğumuz diyalog moralimi yeterince yükseltmişti. Bugün hafta sonu olmasına rağmen her zaman olduğu gibi kahvaltıyı saat 10 da yapacaktık. Babamın saçma takıntıları işte…

Yatağımı düzeltip aşağıya indi. Görünüşümde bir sorun yoktu. Gecelik olarak bordo bir eşofman altı ve beyaz askılı t-shirt giymiştim. Bu nedenle hazırlanma olayını kahvaltıdan sonra gerçekleştirebilirdim.

Aşağı indiğimde Rozi ve babam karşı karşıya jack ise Rozi nin yanındaki sandalyede oturuyordu. Herkese “Günaydın” dedikten sonra  Jack in karşısındaki sandalyeye oturdum. Bugün hafta sonu olduğuna göre kahve içmemde bir sakınca yoktu. Rozi kahvemi doldururken babam bana dönerek “Dünkü voleybol maçı nasıldı?” diye sordu.

Dün yaşananları zar zor unutulmuşken tekrar hatırlamam benliğimi altüst etti. Üstelik babam yediğim haltı öğrenecekti. Acaba yalan mı söyleseydim? Ama jack rahat durmaz beni ispiyonlardı.adımın birde yalancıya çıkmasına dayanamazdım.arkadaşımın bacağına bilerek vurduğumu ve arkadaşımın bir hafta boyunca yürüyemeyeceğini öğrenince bana neler diyeceğini düşündüm. Gerçekten çok fena yapardı beni.aslında babam bana bağırıp çağıran biri değildi ama benim yaptığımda uyarılıp geçilecek bir şey değildi. Yine kendi dünyamda düşüncelere dalmıştım.hafifçe başımı sallayıp kendime geldim.

Alt dudağımı ısırarak konuşmaya başladım”Şeyy…Aslında…”dedim ve Jack sözümü kesti.

“Melisa dünkü maçta pek iyi değildi. Sadece bir sayı yapabildi ve bunu söylemeye çekiniyor “dedi ve o baştan çıkarıcı gülümsemesini takıntı.

Kulaklarımı inanamadım. Biraz önce Jack beni girdiğim bataktan kurtarmış mıydı? Jack bile iyi biri olmaya başlamıştı.(En azından şu anda bir adım atmıştı).

Babam şaşırmış gibi baktıktan sonra “Bende bu tavrın altında kötü bir şey yattığını düşünmüştüm. Böyle yenilgileri kafana takma ve önündeki maçlara bak”dedi ve göz kırptı.

Babamın göz kırpışına karşılık gülümsedim ve “Tamam”dedim.Jack benim önümdeki tuzluğu alabilmek için uzanırken bir fincan kahveyi üzerime döktü.Yemin ederim ki bilerek yapmıştı.Çünkü fincan ile tuzluğun arasında oldukça mesafe vardı.Bugün benim için yaptığı iyilik içine oturmuştu bu yüzden günümü mahvetmek için çalışmalara başlamıştı.

Her yerimin yandığına mı yoksa yapış yapış olduğuma mı üzülecektim.Çok sinirlenmiştim.yavaşça başımı havaya kaldırıp Jacke doğru  baktım.Amacına ulaştığı için pis pis sırıtıyordu.Bu sırıtışı beni iyice delirtti.Bu sefer gerçekten kızmıştım.Yavaşça ayağa kalktım.Tabağımdaki en iyi silahı görünce gülümsedim ve süratle omlet parçasını alıp Jack’in suratına fırlattım.Bingo!Omlet tam hedefime yani Jack’in suratının tam ortasına yapışmıştı.Suratı,yağlı ,berbat kokulu ve olabildiğince iğrenç görünüyordu.Artık eşittik.

Babam ve Rozi gözlerini fal taşı gibi açmış bize bakıyorlardıSanırım şaşkınlıktan dilleri tutulmuştu.Jack’in domates gibi kızaran suratını görünce keyfim yerine geldi ve masanın ortasında estetik bir görünüm yaratan kıymalı börekten bir parça aldım.Tam ağzıma atacakken Jack “O öyle kuru kuru gitmez”diye tıslayarak bir sürahi dolusu buz gibi portakal suyunu başımdan aşağı boşalttı.Şimdi hem ben hem de ev batmıştı.Sinirden ne yapacağını bilemeyen Rozi “Jack çabuk masadan kalk!”diye bağıdı.İlk defa Rozi,oğluna bağırmıştı.Annesi tarafından azarlanmak Jack’i üzmüştü ve tabi beni de çok sevindirmişti.Her yerim buz gibi portakal suyu olmuşken bile zaferin tadını çıkarırcasına sırıttım.Sonra Rozi ,bana dönerek “Sen de”dedi ve ikimizde odamıza çıktık.

Odamın kapısının yanında bulunan boy aynasının yanından geçerken ne kadar rezil bir durumda olduğumu görmemek için başımı öne eğdim. Saçlarımın,başımdan aşağı dökülen portakal suyu yüzünden yapış yapış olduğunu ve katı bir görünüm oluşturduğunun farkındaydım.Elimi yavaşça saçlarımda gezdirirken saçlarımın üst kısmının ne kadar sertleştiğini bir kez daha anladım.O kadar çok sertti ki bir kayayı andırıyordu.Saçlarımın eski halini alabilmesi için iyi bir banyoya ihtiyacım olduğunu anımsadım.

Ahşap dolabıma yönelirken,çalışma masamın üzerinde bulunan pembe saate baktım.Saat 10:30 olmuştu.Henüz iki buçuk saatim vardı.Önce güzel bir banyo yapacak,hazırlanacak ve piknik için kek yapacaktım.Zaman sınırlıydı ve benim için oldukça değerliydi.Bir yanım Jack’e sinirlenirken diğer yanım onun için üzülmeye başlamıştı.O karizmasının çizilmesine dayanamazdı ve bugün yeteri kadar çizilmişti.Zavallı Jack!

Banyodan çıkınca sarınacağım pembe peluşlu havluyu aldıktan sonra odamın yan tarafında bulunan(Jack ve benim odamı birbirinden ayıran)ortak kullanım banyosuna doğru yürüdüm. Banyo kapısına geldiğimde duraksadım. Çünkü içeriden birinin duş aldığına dair  sesler geliyordu. İçeride kimin olduğunu bildiğimden tereddüt etmeden kapıyı tıkladım.

“Jack biraz acele eder misin?”İçeriden yoğun buhar ile birlikte Jack’in sesi gelmeye başladı. Sesi daha çok bekleyeceğimi kanıtlar nitelikteydi.

“Tamam, beş dakika sonra çıkıyorum.”dedi.Harika!Onun beş dakikası o kadar uzundu ki hiç bitmek bilmiyordu.Sırtımı duvara yasladım ve beş dakikanın(O bitmek bilmeyen beş dakikanın)bitmesi için beklemeye başladım.Karşımdaki duvara asılı olan saat beş dakikanın çoktan bittiğini söylüyordu.Sanırım beş dakikanın bittiğini Jack’e hatırlatmam gerekiyordu.

“Beş dakika çoktan doldu,artık çıkmayı düşünmüyor musun?”diye bağırdım.

Jack  cevap olarak bilmediğim bir dilde (sanırım İtalyanca) şarkı söylemeyi tercih etti. Bunun anlamı bir beş dakika daha beklemem gerektiğiydi.

Çok sıkılmıştım zaman su gibi akıp gidiyordu ve ben daha yıkanmamıştım  bile. Kaan ı birkaç saat bekletsem ayıp olurmuydu acaba? Off ya! Hem sıkılmış hem de saçmalamaya başlamıştım. Kendimi koca bir aptal gibi hissediyordum. Sırtımı arkamdaki duvara iyice  bastırdım ve aşağı doğru kaydım. Yerde dizlerimin üzerine çökmüş bir şekilde oturuyordum. Sinirden gözlerimden birkaç damla yaş süzüldü.

Ayağa kalktım ve banyo kapısını tekmelemeye başladım. “Seni lanet olası! Bilerek yapıyorsun, çabuk çık banyodan “ sesimin titrediğini anlayınca kendimi daha kötü hissettim.

Jack suyu kapatmıştı, sanırım sonunda banyo ile vedalaşma zamanının geldiğini anlamıştı. “beş dakika daha dur. Saçlarımı kurutacağım” dedi.

Beş dakika daha mı? Neredeyse bir saattir banyodaydı ve bana beş dakika daha beklemem gerektiğini mi söylüyordu? Onun yüzünden zaman kaybediyordum ve sinirden çatlamak üzereydim. Belki Sanem e vurduğum gibi ona da vurursam sinirim dinebilirdi. Ama ona vurabilmem için önce banyodan çıkması gerekiyordu.

Kapıyı açması için kapıyı sertçe yumruklarken “Dışarısı 34 derece ve saçların kendi kendine de kuruyabilir. Artık çık ya!” diye bağırdım. Birden kapı açıldı. Bütün yükümü kapıya yüklediğim için istemeden içeri daldım. Jack kapının önünde durduğu için ona çarptım (yapıştım desem daha doğru olur). Eğer o olmasaydı yere kapaklanıyordum. Üstü çıplaktı ve altında koyu renk bir kot vardı. Vücudundan çıkan odunsu parfüm kokusu başımı döndürüyordu. O anın verdiği şokla bir süre birbirimize yapışık bir şekilde banyonun önünde durduk.

En sonunda kendimi ondan uzaklaştırdım. Yüzüne bakmak istemiyordum çünkü hem banyo keyfini maf etmiş hem de kendimi ondan alamamıştım. Eminim yüz ifadesi beni üzecek türdendi. Kafamı ona doğru kaldırdım. Ama yüz ifadesi hiç beklediğim gibi değildi. Jack gülümsüyordu. Bembeyaz dişlerinin tamamını göstererek muhteşem bir şekilde gülümsüyordu.

Bense ağzım açık bir şekilde şaşkın şaşkın onu izliyordum. Sanırım benim tepki veremeyeceğimi anladı ve “Dikkat et” dedi. Sonra omzumu sıvazlayıp banyodan çıktı. Bir süre banyonun önünde donakalmış bir şekilde durdum ve ne kadar aptalca davrandığımı fark edip kapıyı arkamdan kapadım.

Yasmin