Updates from Haziran, 2017 Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • gencyazarlarklubu 05:53 on 19 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Sana Beş kala 

    N’olur sanki bu zamanlarda

    sensizliğe beş kala durmuş,

    Bir bozuk saatin akrebine

    Takılıp kalsa zaman

    Hep senli ve sevdalı olan

    Düşlerin özleminde Duruverse tamamen

    demesem,

    sensiz bu zamanlarda

    Susuz topraklar gibi çorak, Çatlak, çizik , kavruk

    Her zaman mahzun ve buruk Olan bu kalbim

    Böyle delicesine uçuk Çarpmasa

    Seni sevdiğimi nereden bilecen ?

    Bülent Eraslan

     
    • Cenapbey 12:48 on 19 Haziran 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      Yüreğinize sağlık çok samimi ve içten bir şiir olmuş. Çok beğendim Üstadım. Güzel şiirlerinize sayfamda sizin adınıza yayınlamak isterim.

      Beğen

      • gencyazarlarklubu 00:16 on 20 Haziran 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

        Merhaba Cenapbey şiirlerimizi,makalelerimizi vs. eserleri herkesin okumasını isteriz ama şöyle, eserlerin altına yani kaynak kısmına yazar adı değil de bloğumuzun adresini yazmanızı tercih ederiz.

        Liked by 1 kişi

        • Cenapbey 07:43 on 20 Haziran 2017 Kalıcı Bağlantı

          Size de merhabalar. Nasıl arzu ederseniz öyle olsun efendim. Benim amacımda burada birçok yazarın çalışmalarını paylaşmak. İlginiz için çok teşekkürler.

          Beğen

  • gencyazarlarklubu 05:46 on 19 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Dinlersin bilirim 

    hasret.jpgVar diyeceklerim dinlersin, bilirim.

    Ama ya diyemezsem,ya diyemiyorsam.

    Ya o etten duvarları nasıl aşarım bilmiyorsam.

    Ya yoksa cesaretim.ben de yoksam.

    Ya ben bir rüyaysam bu hayatta. Nasıl görünsem sana bilmiyorsam.

    Var diyeceklerim dinlersin, bilirim.

    Ama ya çıkmazsa sesim.öyle lal olur kalırsam.

    Ya giderse yüklemlerim öznelerim hele…

    Yarım kalırsa söylediğim tüm şarkılar Ya hiç olmamışlarsa hiç duymamışsam…

    Var diyeceklerim, dinlersin, bilirim.

    Ama ya yaşayamazsam o ana kadar

    Ya tam topladım derken cephanemi

    Hazırım savaşmaya yenmeye duvarları derken tam

    Ya karar vermişken sana görünmeye

    Bir gece sabaha karşı diyeceklerim varken

    Ve sen dinleyecek iken beni Ya yaşayamazsam o ana kadarya ölürsem..

    Ya ben aslında bir ölüysem. Ya hiç var olmamışsam.

    Var diyeceklerim, dinlersin, bilirim.

    Gelirim bir gece sabaha karşı Herşeyimi toplar da gelirim.

    Tüm duvarlarımı yıkar da gelirim.

    Yaşasam da yaşayamasam da gelirim. Ölü ya da diri fark etmez.

    Anlatacaklarım var benim.Ve dinlersin bilirim.

    Ecem Akarca

     
  • gencyazarlarklubu 04:12 on 19 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Charlie Chaplin 

    Charlie-Chaplin-Sözleri.jpg

    Charlie Chaplin’in tam ismi Sör Charles Spencer Chaplin’dir. Bir İngiliz olan Charlie Chaplin, sinema yönetmeni, yazar, oyuncu ve komedyen’dir. Tüm dünya Charlie Chaplin’i sinema dünyasında yarattığı Şarlo (Charlot) karakteri ile tanır. Yarattığı Şarlo karakteri tüm dünyada yediden yetmişe herkesin beğenisini ve ilgisini toplamış bir karakterdir. Londra (İngiltere) doğumlu olan Charlie Chaplin, Amerika Birleşik Devletlerine gitmeden önce Londra’nın yoksul bir semtinde yaşamaktaydı.  1913 tarihinde Amarika Birleşik Devlerine göç ettikten sonra burada sinema sektörüne atılır.

    Bir düzenbazı canlandırdığı Making a Living, Charlie Chaplin’in ilk film olarak 1914 tarihinde çekilir. Hemen arkasından tüm dünyaya Charlie Chaplin’i büyük ayakkabılı, bol pantolonlu, melon şapkalı, bastonlu ve komik bıyıklı karakter Şarlo olarak tanıtan Kid Auto Races in Venice filmini çeker. Sakarlıkları ve gülünç haraketleri ile izleyici güldürmeyi başaran bu karakter Charlie Chaplin’e başarıyı getirir. Devam eden yıllar kısa filmler ile geçer ve bu dönemde altmışın üzerinde kısa filmde rol alır. Bu roller Charlie Chaplin’e büyük bir şöhret kazanmasına yardımcı olur. 1918 yılında uzun metrajlı filmler çekmeye başlayan Chalie Chaplin’nin uzun metrajlı ilk filmi A Dog’s Life olur. Bu dönemden sonra Mutual Film Corporation şirketi ile olan sözleşmesi sona eren Charlie Chaplin, Douglas Fairbanks, Mary Pickford, D. W. Griffith ortaklığı ile United Artists sinema şirketini kurar.

    Charlie Chaplin, kendi şirketini kurduktan sonra dünyada en çok bilinen Altına Hücum, Büyük Diktatör, Asri Zamanlar, Sirk, Şehir Işıkları ve Sahne ışıkları gibi sinema filmlerini izleyici ile buluşturdu. Charlie Chaplin düşünce yapısını ve politik görüşlerini filmlerinde işlemeyi başarır. Sinema sektöründe o dönemde bulunmayan ve yapılması zor kabul edilen akrobatik hareketleri ve kareografileri başarılı bir şekilde izleyici ile buluşturmayı başarır. Charlie Chaplin’in yarattığı Şarlo tipi görünüş ve davranış itibariyle bir palyaçoya benzetilebilir. Charlie Chaplin, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığını reddeder. Aldığı bu karar yüzünden tüm dünya tarafından sevilen Charlie Chaplin için Amerika Birleşik Devleti’nde kötüleme hareketi başlar. Yaptığı dört evlilik, Altına Hücum filminde komünist unsurların olduğu ve The Immigrant adlı filimde bir memuru tekmelediği sahne kötüleme hareketi için bahaneleri olur. Kötüleme hareketi sonucunda Charlie Chaplin’in Amerika Birleşik Devletleri sınırları içerisinde bulunması yasaklanır. Charlie Chaplin ailesi ile birlikte hayatının geri kalanını sürdüreceği İsviçre’ye yerleşir. Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrıldığı tarihten sonra ilk defa 1972 tarihinde Oscar ödülünü almak için Amerika Birleşik Devletleri’ne döner. Charlie Chaplin, yönetmenliğini, senaristliğini, yapımcılığını yaptığı ve başrolünü de kendi canlandırdığı Şehir Işıkları adlı sinema filmi ile bir kez daha Oscar ödülü kazanır. Charlie Chaplin 86 yaşına gediğinde İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth tarafından şövalyelik unvanı(Sir) ile onurlandırılır.

    Charlie Chaplin’in Çocukluğu

    Charlie Chaplin, Londra’nın yoksul bir semti olan East Lane’da 16 Nisan 1889 tarihinde dünyaya gelir. Zor şartlar altında ve sıkıntılar içerisinde bir çocukluk geçiren Charlie Chaplin’in ebeveynleri profesyonel sanatçılardır. Annesi ve babası Charlie Chaplin küçük yaştayken boşanırlar. Charlie Chaplin’in Sydney Chaplin adında bir kardeşi vardır. Charlie Chaplin ve Sydney Chaplin’in babaları farklı kişilerdir. Lily Harley sahne adını kullanan Charlie Chaplin’in annesi ilk kez 19 yaşında sahne ile buluşmuştur.  Lily Harley’in gerçek adı Hannah Hariet Pedlingham Hill’dir. Charlie Chaplin’in annesinin psikolojik rahatsızlıkları aileyi daha da sıkıntılı bir duruma sokar. Hannah Hariet’in rehabilitasyon merkezine kaldırılmasından sonra Charlie Chaplin ve kardeşi, Charlie Chaplin’in babası olan Charles Chaplin Sr.’nin yanında kalmaya başlar. Charlie Chaplin 12 yaşındayken babasını alkol yüzünden kaybeder. Charles Chaplin Sr. öldüğünde 37 yaşındaydı. Babasının vefatından sonra annelerinin yanına dönen Charlie Chaplin ve kardeşi, Hannah’nın hastalığının tekrar başlaması yüzünden bakımevine yerleştirilirler. Charlie Chaplin’in çocukluğu sırasında yaşadığı bu sorunlar onun kişiliğinin oluşmasında önemli yer tutarlar. Charlie Chaplin’in filmlerinde bu sıkıntıların kendilerini gösterdiğini görebilirsiniz.

    Charlie Chaplin ve Sydney Chaplin sanatçı bir ailede doğdukları için yeteneklerini bu alanda gösterirler.

    Charlie Chaplin’in Amerika Macerası

    Charlie Chaplin’in kardeşi Sydney Chaplin 1906 senesinde bir kumpanyaya katılır iki sene sonra Charlie Chaplin de kardeşinin katıldığı ünlü Fred Karno kumpanyasına dahil olur. Fred Karno ile Amerika Birleşik Devletleri’nde turneye çıkarlar. Turne bittikten 5 ay sonra Charlie Chaplin tekrar Amerika Birleşik Devletleri’nde bir turneye katılır. Bu turnede Stan Laurel ile birlikte çalışabilme imkanı buldu. Charlie Chaplin, 1913 senesinde sahnede performansını sergilediği bir sırada Mack Sennett’ın ilgisini çekerek Keystone Stüdyoları aracılığı ile sinema dünyası ile tanışır. İlk filmi Making a Living adlı kısa filmde rol alır. Charlie Chaplin Mack Sennett’e yeteneğini kanıtlayarak sinema sektöründeki yerini garanti altına alır. Charlie Chaplin, Keystone Stüdyoları ile bir yıl içinde 35 film çeker ve sinema dünyasında adını duyurur. Charlie Chaplin, 1916 tarihinde Mutual Film Corporation film şirketi ile anlaşır ve kendi film şirketini kuracağı tarihe kadar sinema oyunculuğu hayatına burada devam eder. 1918 senesinde Charlie Chaplin ve Mutual Film Corporation film şirketi arasındaki anlaşma bittiğinde Charlie Chaplin United Artists film şirketini kurarak sanat hayatına devam eder.

    Charlie Chaplin, filmleri ile her zaman kötü yönetim şeklini eleştirir. İster kısa metrajlı film olsun ister uzun metrajlı film Charlie Chaplin’in kişiliği ve görüşleri filmlerinde her zaman hissedilir. Nazi yönetimindeki Almanya’yı eleştrdiği Büyük Diktatör adlı filmi ile Amerika ve Almanya arasındaki ilişkilere zarar verdiği düşüncesi ile Charlie Chaplin için kötüleme hareketi başlatılır. Bu hareket sonucunda Charlie Chaplin Amerika Birleşik Devletleri’nden çıkarılır. Charlie Chaplin, filmleri ile her zaman yoksul ve ezilen kesimin yanında olarak kendisinde halktan biri olduğunu gösterir.

    Charlie Chaplin, filmleri ile Amerikan sinema sektörüne yeni fikirler ve uygulamalar getirir. Filmlerde diyalogların ayrı bir ekrana geçiş yapılarak izleyici ile buluşturulması durumundan teknolojik gelişmelerden faydalanarak kurtulur.

    Charlie Chaplin’in Ölümü

    Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrılan Charlie Chaplin, ailesi ile birlikte yerleştiği İsviçre’de yaşamına devam eder. 1960’lara gelindiğinde Charlie Chaplin’in sağlığı bozulmaya başlar. Charlie Chaplin ile iletişim kurabilmek zor bir hal alır. 17 yıl sonra 1977 tarihinde tekerlekli sandalye ile yaşamına devam etmek zorunda kalır. Hayata gözlerini kapamadan iki yıl önce İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth tarafından şövalye unvanı alır. 88 yaşına geldiği 1977 senesinin Noel döneminde uykusunda vefat eder. Charlie Chaplin ‘in cenazesi fidye istemek için kaçırılmak istense de hırsızlar amaçlarına ulaşamadılar. Charlie Chaplin‘in bedeni Cenevre Gölü’nün derinliklerinden çıkartılarak mezarına yeniden yerleştirilir. Charlie Chaplin’in öldükten sonra bile sorunlu bir dönem geçirdiğini düşünürsek yaşamı sırasında çektiği sıkıntılar ölümünden sonrada devam etmiştir diyebiliriz.

    Charlie Chaplin ve Şehir Işıkları

    1931 yılında çekilen City Lights yani Şehrin Işıkları filmi Charlie Chaplin’in en iyi filmi kabul edilir ve ona Oscar ödülü kazandıran filmidir. Charlie Chaplin, filmde fakir bir karakteri canlandırır. Yolda giderken kör bir çiçekçi kız ile karşılaşır ve kıza acıyarak cebindeki son para ile kızdan bir çiçek alır. Filmin hikayesi bu şekilde başlar. Devamında bir takım tesadüfi olaylar ve ana karakterin kör çiçekçi kız için çabalaması anlatılır. Film senaryosunun Kemal Sunal’ın başrolünü oynadığı En Büyük Şaban filmi ile hemen hemen aynı olduğunu ek bir bilgi olarak verebiliriz.

    Serdar Çelik

     
  • gencyazarlarklubu 04:04 on 19 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Zümrüdü Anka 

    hqdefault.jpg

    Simurg; yeniden dirilişin ve küllerinden doğmanın sembolü bir kuş. Efsaneye konu olan Simurg’un insanlara da mesajları var…

    Anka kuşu; rivayete göre binlerce yıl önce yaşamış, milattan önce nesli tükenmiş bir kuş türü. Dünyadaki dillerde farklı isimlerle anılan Anka, Arap kültürünün bir parçası ve Arapça ve Farsçada bu isimle anılıyor. Bazı kaynaklarda Uzakdoğu kültürünün doğduğu anlatılır. Türkçede “Zümrüdü Anka”, “Hüma” ve “Umay” olarak yer etmiş. Türk kültüründe “Devlet kuşu”, “Talih kuşu”, “Cennet kuşu”, “Kaknüs” olarak bilinen kuş türü aslında Anka… İngilizce ve Almanca başta olmak üzere Avrupa dillerinde, Yunan kültüründe yer aldığı şekliyle “Phoenix” ifadesiyle yer almış. İran mitolojisinde önemli bir yeri var. Perslerde, “otuz kuş” anlamındaki “Simurg” kelimesi ile bilinen Anka kuşu, bazı antik toplumlarda “Tuğrul” olarak geçiyor. Çincede “Tanniano”, farklı dillerde de “Homa”, “Rokh”, “Sireng”, “Pehlevi”, Pazand”, “Feniks” ve “Mûğrib” kelimeleri ile biliniyor.

    Anka kuşu, mitolojiler, kültürler ve dillerde o kadar çok anılıyor ki tarih araştırmacıları, arkeologlar ve dilbilimciler böyle bir kuşun varlığına inanıyor. Tabi günümüzde böyle bir kuşu gören insan yaşamasa da, efsanelerde, destanlarda ve hikâyelerde adına çok rastlanan bir kuş türünün “efsane” olamayacağı kanısı hakim… Yunan kültüründe Habeş diyarı (Habeşistan-Etiyopya) olarak bilinen bölgede yaşayan, kartaldan büyük, çok uzun ömürlü bir kuş olduğu söylenir.

    Anka’yla ilgili anlatılan özellikler de olağandışı; uzun boylu, ateş kırmızısı renginde, tüyleri ve boynu çok parlak… Yüzünün insana benzediği, otuz kuştan bir iz taşıdığı, otuz renkli ve otuz kuş büyüklüğünde olduğu, çok uzun boyunlu ve uzun tüylü olduğu, yalnız yaşadığı, çok yükseklerde yere konmadan uçtuğu ve erkek kuş olduğu şeklinde rivayetler de var.

    Kaf Dağı’nın tepesinde abanoz, sandal ve öd ağaçlarından yapılmış köşk gibi bir yuvada yaşayan Anka’nın yassı ve yırtıcı hayvanı andıran bir başı varmış. Büyük cüssesi ile uçtuğunda yer gölgede kalır, gök gürültüsüne benzeyen ses çıkarırmış, uçarken çevreye şifalı tohumlar yayılırmış. Konuşup düşünebilen, hünerleri ve bilgisi olan, merhametli bir kuş aynı zamanda ve tüyleri yaraları iyileştiriyormuş. Yemek için filler gibi iri hayvanları bile kaldırabilirmiş. 300 yaşında yumurtlayarak 500-1700 yıl yaşayabilirmiş.

    Ömrünün sonunda kendini ağaç dallarının arasına hapsederek güneşin dalları yakmasını bekleyen ve yuvası ile birlikte yanarak yeniden doğan Anka, ateşle hayat bulmasıyla günümüzde birçok kültürde “doğuşun” ve “yeniden hayat bulmanın” simgesi… “Küllerinden doğma” ve“diriliş” ifadeleri de Anka kuşundan kalma düsturlardan… İran efsanelerinden Şehname’de, Mevlana’nın Mesnevi’sinde ve daha birçok tarihi eserde bahsi geçen bu olağanüstü kuş, onlarca öykü, hikâye ve masalın da kahramanı… Teşbih, mecaz ve mazmunlarda da sıkça bahsi geçen Anka, Divan edebiyatında iyi tasvirlerle anılıyor. Son yılların ünlü fantastik filmlerinden Harry Potter serisinde de bahsedilen Anka, birçok fantastik eserde iyilik sembolü, yumuşak huylu, şifalı otlarla beslenerek şifa dağıtan, iyi insanlara cesaret kötülere korku veren bir kuş…

    Efsanedeki Simurg

    Gelelim Zümrüdü Anka efsanesine… Üzerinde mitolojik varlıkların yaşadığı ve ab-ı hayat (yaşam suyu) barındıran Kaf Dağı’nda yaşayan Simurg, güzellik, bereket ve gücün sembolü… Simurg, her ağacın tohumunu barındıran ve Tuba adı verilen bir ağaçta yaşıyor.

    Kuşların hükümdarı Simurg Anka, bilge bir kuş. Kuşlar, Simurg’un sözüne inanarak kendilerini kurtaracağına inanırmış. Olumsuz bir durum ortaya çıktığında veya işler ters gittiğinde başvurdukları adres Simurg’muş. Simurg gelince huzursuzluk ve haksızlıklar sona erer, mazlumlar hakkını alır, suçlular cezalandırılır ve etrafa mutluluk saçılırmış.

    Bir süre sonra Zümrüdü Anka ortadan kaybolmuş. Uzun süre görülmemiş. Haksızlık ve hukuksuzluklar artmış, yalancılar ve hırsızlar hayatı zindan etmiş. Simurg’a haber gönderilmiş; ancak gelmemiş. Bunun üzerine kuşlar böyle bir kuş olmadığını düşünmeye başlamışlar. Bir gün uzak bir ülkede kuşlar Simurg’un tüyünden bir parça bulmuş. Bunun üzerine bütün dünyadaki kuşlar toplanarak Simurg’un varlığına inanmış ve ondan yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg, etekleri bulutların üstündeki Kaf Dağı’nın tepesinde yaşıyormuş. Oraya ulaşmak için yedi dipsiz ve tükenmez vadiyi aşmak gerekiyormuş. Vadiler; istek (nefs), aşk, marifet (cehalet), istiğna (inançsızlık), tevhid (yalnızlık), hayret (dedikodu) ve yokluk (ben) vadileriymiş.

    Kuşlar bir cesaretle hep birlikte Kaf Dağı’na gitmeye karar vermişler ve göğe doğru uçmuşlar. Bazı kuşlar yorularak düşmüş. Kuşlar arasında ilk olarak bülbül, güle olan aşkını öne sürerek geri dönmüş. Bülbülün arkasından papağan güzel tüylerini bahane etmiş ve evine dönmüş. Kartal yükseklerdeki krallığını, baykuş yıkıntılarını bahane ederken yolculuğa çıkan kuşların sayısı giderek azalmış. Kaf Dağı’na sadece 30 kuş ulaşabilmiş ve bir sürprizle karşılaşmışlar. Burada anlamışlar ki aslında Simurg veya Zümrüdü Anka, “otuz kuş” demekmiş. Yani her bir kuş bir Simurg’muş… Bu yedi vadiyi geçebilen kuşlar, bilge, mükemmel ve kurtarıcı kuş özelliğine sahip olurmuş.

    Başka bir deyişle; nefsine hakim olan, körü körüne aşık olmayan, düşünen ve başaracağına inanan, birlikte hareket etmeyi ve istişareyi bilen, yalnızlığı istemeyen, dedikodudan uzak yaşayan, benliğini ve egosunu aşabilen kuşlar Simurg makamına yükselirmiş yani küllerinden yeniden doğarmış… Hülasa; Simurg olmadıkça kafeslerinizden ve tüneklerinizden kurtulamazsınız!

    Anka Kuşu mu, Hüma Kuşu mu?

    Türk kültüründe“Hüma kuşu” olarak bilinen kuş türü, Arap kültüründeki Anka kuşu ile benzer özellikler taşıyor. Bazı kaynaklarda bu iki kuş türünün aynı olduğu belirtilirken, bazı kaynaklar da bu iki türü farklı kuşlar olarak anlatıyor. Efsanelerde farklı olaylarla anlatılsa da ortak özellikleri olağanüstü yetkinliklere sahip olmaları… Bir rivayete göre Hüma kuşu, Azerbaycan efsanelerinde anlatılan ve Türkçeye “Zümrüdü Anka” olarak geçen kuş türü. Anlaşılan gizemli Anka kuşuna her kültürde farklı anlamlar yüklenmiş ve bu sebeple farklı rivayetlerin aktörü olmuş.

    Azerbaycan kültüründe Hüma veya Devlet kuşu uçurulduğunda kimin başına veya omzuna konarsa o kişinin padişah seçileceğine inanılırmış. Osmanlı’daki Hüma kuşu tanımı da benzer bir duruma işaret ediyor. Osmanlıcada “Mûğrib kuşu” olarak geçen Hüma’yla ilgili rivayette; ölen bir padişahın yerine halife bulunamadığı takdirde Hüma kuşu uçurulur ve başına konduğu kişinin hükümdar olabileceği anlatılır. Yani Hüma’nın seçeceği kişinin hükümdar olabilecek liyakatte, kutlu ve mübarek bir kişi olduğuna inanılırmış.

    Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmed döneminde yaygın olarak kullanılmaya başlanan “Hümayûn” kelimesi ise hükümdara bağlı şeyler, devlete ait kurumlar gibi anlamlar içeriyor. Hüma’nın sözlük anlamı; kutlu, mübarek, uğurlu şeklinde… Bu kelimenin sonuna eklenen “yûn” eki de “gibi” anlamına geliyor. Bu sebeple Hüma kuşu ile Hümayûn arasında organik bağ bulunuyor.

    Türk kültüründe “başına devlet kuşu kondu” deyimine konu olan kuş türü de yukarıda bahsettiğimiz “padişah seçme” yetkinliğine sahip Hüma kuşuna işaret ediyor. Gölgesi düşen kişilerin zengin olacağına da inanılan Hüma; talih, saltanat, iyilik ve cennetin de sembolü aynı zamanda… Türkiye’deki Milli Piyango biletleri logosundaki kuş simgesi de Hüma’ya atıf yapıyor. “Hüma Kuşu Yükseklerden Seslenir” türküsü ise, Zümrüdü Anka veya Hüma kuşunun Türk kültüründeki yerini özetliyor.

    Sözün hülasası;

    Her dilde ve kültürde farklı isimler ve olaylarla anlatılan bu gizemli ve efsanevi kuş veya kuşlar aynı mı yoksa ayrı kuşlar mı bilinmez ama efsanelere konu olan insan veya hayvanların kültürler arası yolcuğunda değişime uğradığı bir gerçek… Bazı kaynaklarda iyilik sembolü olan bu olağanüstü kuşun veya kuşların efsaneler değiştikçe canavarlaşması veya zarar veren yaratıklar halini alması da rivayetleri aktaranların hayal gücü ile açıklanabilir. Kısacası; “her medeniyetin ve ülkenin bir Anka’sı var” diyebiliriz…

    Serdar Çelik

     
  • gencyazarlarklubu 04:00 on 19 June 2017 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Pandora’nın Kutusu 

    s-2d961c52a53c164cc223fb36c19d4415faec3b51.jpg

    Pandora’nın Kutusu, Yunan mitolojisinin en önemli efsanelerinden biri. Zeus’un nefret ettiği insanları cezalandırmak için kullandığı Pandora adlı güzel kadının, “mutluluk kabı” olarak bilinen göz kamaştırıcı kutuyu merakından açması ile dünyaya kötülüklerin yayılmasını konu alan efsane

    Pandora, Yunan mitolojisindeki çok tanrılı efsanelerin başında gelir. Yunan mitolojisinde her şeyin bir tanrısı vardır ve bu tanrılar birbirleri ile mücadele içindedir. Her biri olağanüstü yeteneklere sahip ve insanlar gibi birbirlerine zarar verebilirler. Bu sebeple tanrılar dünyasında rekabet had safhadadır. Pandora da bu rekabetin, mücadelenin ve hırsın anlatıldığı efsanelerden biri.

    Tanrıların babası Zeus’un intikam ve cezalandırma hırsından kadınların merak duygusuna kadar uzanan bir efsane olan Pandora’da rekabet, aşk, hırsızlık gibi birçok entrikanın döndüğünü söyleyebiliriz. Kadınların merak duygusuna atıf yaparak “kötülüklerin kaynağı kadındır” algısı oluşturduğu iddia edilen bu mitolojik efsane, birçok kitap ve filme konu olmuş. Pandora Kutusu ile ilgili merakınızı makalemizi okuyarak giderebilirsiniz.

    Şiirle Yayılan Efsane

    Pandora Efsanesi, kaynaktan kaynağa aktarılarak farklı versiyonları ile mitolojide yerini almış. Genel hatları ile kadın, merak, intikam ve kötülük temalarının işlendiği efsaneden günümüze ışık tutan mesajlar da alınabilir. Pandora’nın Kutusu bir rivayete göre ahşap bir kutu değil, topraktan yapılmış bir çömlek kavanoz. Ancak galat-ı meşhur olarak “Pandora’nın Kutusu” ifadesi literatüre girdiği için ‘kutu’ ifadesini kullanacağız.

    MÖ 750-650 yılları arasında yaşadığı düşünülen Yunan didaktik şiirinin babası ünlü ozan Hesiodos’un “İşler ve Günler” adlı eserinde uzun uzun anlatılan Pandora Efsanesi, Ortadoğu’da yaşandığı tahmin edilen mitolojik olaylar silsilesi… Bazı kaynaklarda efsanede adı geçen tanrı ve tanrıçaların tamamının Asya kökenli olması sebebiyle efsanenin de Asya’da yaşandığı iddia edilir. Bir rivayete göre de Hesiodos, ilk insanlar Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın yaratılmasını epik şiir tarzında Yunan mitolojisine aktarmış.

    Efsanenin baş aktörleri; tanrıların babası Zeus, Olympos tanrılarından kurnazlık, zekâ sembolü Prometheus ve kardeşi Epimetheus ile güzel kadın Pandora… Diğer karakterler ise figüran… Efsane, insanlığın koruyucu tanrısı titan Prometheus’un Zeus’a ait bilgelik ateşini çalması ile başlıyor. Sonrası ise tam bir fantastik film…

    … Ve Kadın Dünyaya Gelir

    Zeus, sadece erkeklerin yaşadığı dünyada onların huzurunu kaçırmak ister. Bu arzusunun üzerine bir de insanlığın koruyucusu Prometheus, Zeus’un ateşini çalarak insanlara verir. Haliyle çılgına dönen Zeus, ateşini alan Prometheus’u ve insanları cezalandırmak ister. Oğlu Hephaistos (İfestos), demirciler tanrısıdır. Ondan tanrıçavari bir kadın yapmasını ister. Hephaistos, toprak ve sudan bir kadın yaratır. Tanrıçalar bu güzel kadına tatlı dil, çekicilik verir. Çiçekler ve takılarla donatılan kadına tanrıların habercisi olan Hermes bazı kötülükler verir. Kadının köpek yüreği, tilki huyu vardır. Kadın güzeldir ancak artık dili yalanla, kalbi sadakatsizlik ve itaatsizlikle doludur.

    Zeus ise, kadına “tanrıların hediyesi” anlamındaki Pandora adını vermiştir. Bu kadın aynı zamanda dünyaya gönderilen ilk kadın olacaktır. Zeus, Pandora’ya bir de kutu verir ve kutuyu kesinlikle açmamasını tembihler. Prometheus’tan intikamını almak için kardeşi Epimetheus’u kullanmak ister. Epimetheus’a hediye olarak Pandora’yı gönderen Zeus, artık intikamını alabilecektir. Pandora, Epimetheus vasıtasıyla insanların arasına karışmıştır. Prometheus, kardeşini, Zeus başta olmak üzere tanrılardan gelen hediyeleri almaması konusunda defalarca uyarır. Epimetheus ise, uyarılara kulak asmadığı gibi bir de Pandora’ya âşık olur. Bu aşk evlilikle sonuçlanır.

    Burada bir konuya dikkat çekmek gerekiyor. Efsanenin ana teması olan kutuyla ilgili farklı rivayetler var. Bazı kaynaklarda Zeus’un kutuyu Pandora ile gönderdiği belirtilir. Ancak diğer rivayetlere göre Zeus, bu evliliği intikam için fırsat olarak kullanır ve kutuyu Epimetheus’a Pandora’yla evlendikten sonra düğün hediyesi olarak gönderir. Tanrıların hediyesi Pandora, düğün hediyesi kutu… Bazı kaynaklarda da kutuyu Hermes’in evliliğinden sonra Pandora’nın evine bıraktığı yönünde bilgiler var.

    Kutunun nasıl gönderildiği çok önemli değil aslında. Maksat kutunun bir şekilde açılması… Zeus, kutunun açılmaması için Pandora’yı uyarır. Çünkü kutuda bütün kötülükler vardır. Ancak Pandora’nın kutuyu merak etmesini sağlar. Zeus’un uyarıları gizeme karşı daha da merak uyandırır. Belki de Zeus’un amacı budur. Merak ettirip kutuyu açtırmak ve kötülükleri insanlara bırakmak.

    Kutunun görünüşü baştan çıkarıcıydı. “Mutluluk kabı” deniliyordu. Pandora, kutudaki gizeme duyduğu merakına yenik düşer ve kutuyu açar. Kutunun kapağını açar açmaz etrafa ve dünyaya bütün kötülükler yayılır. Ölüm, öfke, hastalıklar, salgınlar, açlık, kıskançlık, haset ve bütün kötü hasletler… Huzurlu bir hayat yaşayan erkekler kutunun açılması ile acı, hüzün ve keder yaşamaya başlar. Bütün kötülükler dünyaya yayılmıştır. Kutudan kanatlı varlıklar uçup gider ve gece gündüz insanlara zarar verirler.

    Bu durumu fark eden Pandora, pişman olarak kutunun kapağını hemen kapatmak ister. Zeus’un da isteğiyle zorla da olsa kutunun kapağını kapatır ve içinde bir tek şey kalır. Kutuya kötülüklere karşı konulan “umut”, Pandora kapağı kapattığı için dışarı çıkamaz. Pandora’nın kutusunda veya kötülük kabında insanlara mutluluk veren tek şey kalmıştır; o da umut… Zeus, insanların sürekli eziyet çekmesini; aynı zamanda hayattan vazgeçmemelerini istedi. Bunun için kutuda umudu bıraktı. “Umutsuz yaşanmaz” deyimi belki de bu şekilde anlam buluyor.

    Hesiodos’un Şiirindeki Pandora

    Ünlü ozan ve şair Hesiodos’un epik şiirinde anlatılan Pandora efsanesinde ise farklı detaylar var. Bir de onun kaleminden göz atalım ünlü efsaneye;

    Zeus’un kalbi insanlara nefretle doludur. Ateşi insanlardan saklamıştır. Gök ile yer tanrılarının oğulları olan titanlardan İapetus’un oğlu, ateşi çalıp insanlara verir. Zeus, bunun üzerine çok sinirlenir ve şöyle der; “Kurnaz, beni alt ettiğin için mutlu musun? Ateşi çaldığın için mutlu musun? Bu insanların felaketi olacak! İnsanlara ateşin karşılığı olarak öyle kötülükler vereceğim ki kendi yok oluşlarını mutlulukla karşılayacaklar.”

    Zeus, ateş ve maden tanrısı, demircilik ustası ikinci kuşak titan olan çirkin ve topal oğlu İfestos’tan (Hephaistos veya Vulcan) tanrıçalara benzeyen bir insan yapmasını istedi. İfestos, toprak ve sudan tanrıçalara benzeyen bir insan yaptı. Güzel bir yüz ve zarif bir ses ile donattı. Atena, ona el işleri öğretti. Afrodit, ona zarafet lütfetti. Hermes, ona ahlaksızlık ve hilekârlık verdi. Birçok tanrı ve tanrıçadan iyi ve kötü özelliklerle bezendi. Adına da Pandora denildi.

    Zeus’un sevgilisi Maia’nın oğlu olan Hermes, tanrıların habercisiydi ve Zeus’un başka bir sevgilisi olan İo’yu kurtarmak için yüz gözlü canavar Argos’u öldürmüştü. Hilebazdı ve hırsızların da tanrısı olarak bilinirdi. Bu kurnaz tanrı, Pandora’yı Epimetheus’a hediye olarak sundu. Uyarılara dikkate almayan Epimetheus’un kabul ettiği “hediyeye” âşık olması insanlığın kötülüklere bulanmasına sebep oldu.

    Hesiodos, efsanenin bundan sonraki bölümünü şöyle anlatır: “Ve kadın kutuyu açtı. Salgınlar, hastalıklar, kötülükler kutudan çıkıp insanoğlunun arasına karıştı. Sadece umut Pandora’nın kutusunda kaldı.”

    Pandora ve Kadın

    Pandora’nın Kutusu, “kadınların merakı yüzünden insanların eziyet çektiği” gibi bir algının başlangıç noktası. Yunan felsefesindeki kadın düşmanlığının bir göstergesi. İlk kadın dünyaya geliyor, merakına yenilip kötülük kutusunu açıyor, huzur içinde yaşayan erkekleri kötülüklere boğuyor. Efsaneden şöyle anlamlar çıkaranlar da var; bütün kötülüklerin kaynağı kadındır, hayatı karmaşaya sokarlar ve her kadınının içinde potansiyel bir Pandora’nın Kutusu vardır. Bazılarına göre de Pandora’nın Kutusu, erkek ile kadının birbirini tamamlamasının bir simgesi. Pandora bir tamlayandır. Kadın ile erkeğin, kötülük ile iyiliğin tümleyeni… Kutu; bütünlük ve zıtlıkları, kutunun açılması; özgür iradeyi simgeler. Artık dünyada sadece erkekler ve iyilikler yok; kadın ve kötülükler de var. Dilimizde de yer alan “Açtırma kutuyu, söyletme kötüyü” deyiminin kökeni aslında bu efsaneye dayanıyor. “Pandora’nın Kutusu’nu açtırma” deyimi de giderek yayılan ifadelerden… Kısaca, “kutuyu açtırırsan dönüşü olmayan bir yola girmiş olursun” demektir.

    Serdar Çelik

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç
%d blogcu bunu beğendi: