Ay Işığını İçen Kız: O Son Yudumu Almayacaktın

Hem Locus Ödülleri adayı, hem de Newbery Medal sahibi. Hal böyle olunca okumasak olmazdı!

                       Ay Işığını İçen KızLocus Ödülleri’nin bu yılki En İyi Genç Yetişkin Romanı dalındaki adayların biri. Henüz kazanan belli değil, ama bu listeye girmesi bile başlı başına bir başarı. Öte yandan kendisi halihazırda çocuk ve gençlik edebiyatının en önemli ödüllerinden Newbery Medal’ın bu yılki sahibi. Hepkitap ailesi ise son zamanlarda oldukça başarılı giden işlerine bu Locus adayını da dahil etti, ne de güzel oldu. Sadece kazananları okuyoruz diye hayıflanırken şimdi adayları da okumaya başladık. Yine de ben daha en başından dürüst olmak istiyorum: Newbery Medal’ın önceki kazananlarının yanında bu eser sönük kalıyor. Adındaki ay ışığını bu ödülün prestijini altında taşıyamıyor. Hele ki 2009’un kazananı olan Mezarlık Kitabı’nı düşünecek olursak.

Gelelim eserimize.

Ay Işığını İçen Kız bir süredir radarımdaydı. Adındaki o tını, o şiirsellik ve konusu beni alıp götürüyordu. Düşünsenize, bir bebeğe içirilen yudum yudum ay ışığı onu sihirli güçlerle donatıyor. Üstelik daha az sihirli olan yıldız ışığı ile beslenecekken dünyanın en sihirli şeyiyle, kısmen yanlışlıkla besleniyor bu bebek. Sonra ne oluyor peki? İşte ben de bir okur olarak en çok bunu merak ediyordum.

 

Luna, kitabın başında o malum, yukarıda bahsettim bebeğin ta kendisi. Her sene Kurban Günü’nde köyün en küçük bebeğinin ormandaki kötü Cadı’ya teslim edilişindeki bir halka o aynı zamanda. Fakat bu defa boynu bükük bir aile yerine bebeğinden ayrılacağı için aklını kaçırmış bir anne var karşımızda ve bu anne her şeyi değiştirecek. Adı daha sonra Cadı tarafından Luna olarak konulacak olan bebek önce anneden alınacak tabii, ama tavandaki kirişlere bir maymun gibi tutunmuş ve bebeğini köyün yöneticileri olan İhtiyarlar’a ve Yıldız Kardeşliği Savaşçıları’na vermemek için kafa tutan bu deli kadın tarihte bir ilk. Fakat yine de bu anne kötü kaderinden kaçamıyor. Bebek alınıp Cadı’ye yem edilmek üzere ormana bırakılıyor, anneyse köyün kasvetle dolu kulesinde yıllar yılı sürecek bir esarete mahkum ediliyor.

Kötü Cadı ise sanılanın aksine hiç de kötü değil. O her yılın aynı gününde aynı yere gelerek sahipsiz bebekleri toplayan iyi kalpli, 500’ü biraz geçkin yaşlarda yaşlı bir kadın. Ah, ama kendisi gerçekten bir cadı. İnsanların neden bebeklerini buraya terk ettiğini bir türlü anlayamayan, fakat o bebekleri her sene soğukta üşümesinler diye gelip alan bir cadı o. Onları az bir sihre sahip olan yıldız ışığıyla besleyip Özgür Şehirler’deki insanlara götürerek çocuğu olmayan ailelere emanet eden bir iyilik timsali. Böylece Yıldız Çocuklar kavramının da anası kendisi. Şöyle ki, yıldız ışığıyla beslenen çocuklar ölene kadar içlerinden gelen bir parlaklığa sahip oluyor. Özgür Şehirler’in insanları da onlara bu adla sesleniyor.

Fakat Luna, tüm bunların dışında kalan bir istisna. Çünkü Cadı onu da aynı gün olduğu yerden aldığında, tıpkı aklını kaçırmış annesi gibi alnının ortasında bulunan hilal biçimli doğum lekesi ve yaşlı kadından ayırmadığı kapkara gözleriyle kurtarıcısının aklını karıştırıyor. Cadı da biraz istemeden, birazsa kendine itiraf etmek istemediği biçimde çocuğu sihirlilerin en sihirlisi olan ay ışığıyla besleyince karşımızda büyüdükçe dünyadaki en büyük sihirli güce dönüşecek olan Luna çıkıyor. Tam bu noktadaysa hikâyeye dünyanın yaradılışından beri var olan bataklık canavarı, şair ruhlu, bilge ve sevecen Glerk ile 500 yıldır büyümemiş ve yavru boyutlarında kalmış ejderha Fyrian dahil oluyor.

Diğer cephedeyse deli anneden bebeğinin alınışını gördükten sonra her şeyi bırakacak olan iyi kalpli Antain var. Deli anneyse yıllar sonra, etrafında kağıttan kuşlarla hareket ederek, kızının yaşadığından emin biçimde onun peşine düşecek.

Her şey buraya kadar harika aslında. Ama size bir şey diyeyim mi? Kitabı beğenmedim. Yukarıda anlattıklarımın hepsi benim için biçilmiş kaftan olmasına ve insanı heyecanlandırmasına karşın, işlenişte ciddi tökezleyişler ve klişeleşme söz konusu.

Yazar Kelly Barnhill, dış kabuğunda oldukça özgün görünen karakterlerinin içlerini doldururken klişelerle fazlaca haşır neşir olmuş. Çocuk ve gençlik edebiyatını seven, bu konuda uzmanlaşmış dergilerde de incelemeler yazan biri olarak bu edebiyat tarzına uzak değilim. Hâl böyle olunca bu alanda okuduğum kitapların sayısı da az olmuyor. Ve sizi temin ederim, çocuk ve gençlik edebiyatı bir yetişkin olarak özgünlük aradığım pek çok anda imdadıma yetişen de bir tür. Bir mucize benim için. Fakat Ay Işığını İçen Kız çatısını özgünlükle inşa edip onu destekleyen kirişlerini ve zeminini klişelerle doldurmuş biçimde çıktı karşıma. Böyle olunca hayal kırıklığım da büyük oldu.

Bir kere çocuklara ve gençlere hitap eden kitaplarda artık iyilikten ve pıtırcıklıktan geçilmeyen ya da kapkarak kötülükle dolu karakterler eskisi kadar yer almıyor. Çocuklar ve gençler bu karakterlere doydular. Sonrasındaysa karakterlerin aşırı derecede safdil oluşu gözlerimi devirmeme neden olan bir başka etmen olarak karşıma çıktı. Bütün aileler paşa paşa küçücük bebeklerini görevlilere veriyor. Bunca yıldır, hatta yüzyıllardır ilk kez biri itiraz etmiş. Gerçekten mi? Çocuklar bunu hiç sorgulamaz mı sanıyoruz?

İyi olan tüm karakterlerin safça bir yanı var. Tehlikeye karşı herkes kör. Cesaretten eser yok. Köyde İhtiyarlar’ın kurduğu bir baskı ve diktatörlük de söz konusu. Fakat bunun anlatılışı yine klişe biçimlerde gerçekleşmiş durumda. İhtiyarlar’ın kendi aralarındaki halkı ezen konuşmaları, “Bakın biz ne kadar da benciliz, ne kadar da kötüyüz. Aman aptal köylüler, biz ne dersek o.” boyutlarında.

Günümüz çocuk ve gençlerinin çok gerisinde kalan beyaz ve siyahla dolu, maalesef karakterleri karikatürize, sırtını olabildiğine klişelere dayamış bir eser buldum karşımda. Dahası, dili de bir o kadar basit. Şimdi çocuk edebiyatı olduğu için bunu hoş karşılayabilirsiniz, fakat dili sade tutup akılcı olmak zor değil. Bunu yapabilen nice yazar gördük. Neden bu basitlik?

Ay Işığını İçen Kız, beni işleniş bakımından çok dertlendiren bir eser oldu. Üzdü, yıktı. Tek tesellimse sonlara doğru çıkan sürprizler oldu. Özellikle ortada gerçekten bir kötü cadı oluşu ve onun kim olduğu gibi etmenler kitabın en hoş yanlarıydı. Ah, ama yine kendimi tutamayacağım. Gerçek kötü cadının bunca zaman sihirle ortalığı ayağa kaldıran Luna’yı hissetmemesi ya da iyi cadıyı, yani ormandaki Cadı’yı fark edememesi mümkün mü gerçekten? Kötü cadımız da öyle yenilir yutulur bir lokma değil halbuki.

Peki oralara gelene kadar, bu 400 sayfalık kitabın 300 sayfasında neden dönüp dolaşıp klasik masal anlatılarında dolandık? Neden “o kadar iyi bir insandı ki, ama o hiçbir canlıya zarar veremezdi, insanlar onun yaralarından korkardı ama köyün en akıllı, en tatlı kızı onu nasıl da sevmişti, hemen evlendiler…” gibi önceki çağların tiplemelerine başvuruldu?

Bu kitabı çok sevmek istemiştim demiş miydim?

 

Çeviri ve Editörlük

Kitap konusunda dertli olduğum bir başka noktaya da tam bu anda gelmiş bulunuyoruz.

Öncelikle diliyorum ki benim gözünden kaçmıştır, ama ben kitapta bir editör adı göremedim. Tekrar ediyorum, dilerim benim görmezliğimdir. Lütfen bir editör adı bu eserde yer alıyorsa biri bana yerini söylesin de haksızlık etmeyeyim.

Çeviri Özge Çağlar Aksoy’a ait. Emeği için kendisine teşekkürü borç biliyorum. Fakat emek verdiği eserin çevirisiyle ilgili hemfikir olamadığım kısımlar bazı kısımlar mevcut.

Mesela, Antain karakterinin bir dayısı var. Ancak kitabın başında Antain ona “amca” diye hitap ediyor. Birkaç sayfa geçiyor ve “amca” oluyor “dayı”. Sonra hep dayı diye gidiyor ve aile bağlarını öğrenince anlıyoruz ki olması gereken de dayıymış. “Uncle” kelimesinin bu karmaşayı yaşatması çok normal, fakat geriye dönüp bunun düzeltilmesi gerekmez miydi?

Sonrasında motomot çevirinin bu kitaptaki akıcılığı sekteye uğrattığını düşünüyorum. Türkçeleştirme sırasında İngilizce söz dilimleri korunmuş. Bazı cümleler nokta ile solandırılıp yeni cümleyle başlanması yerine, bir önceki cümleye yedirilse harika bir Türkçeleştirme oluşturacaktı. Oysa ben kitabı okurken sürekli “Ama biz Türkçe olarak söylerken/yazarken bunu böyle demeyiz,” derken buldum kendimi.

Bir de tabii şöyle örnekler mevcut,

Antain daha pek kullanılmayan ara yollardan ve patikalardan gitti.

Henüz kullanılmayan mı, yoksa pek kullanılmayan mı, diye bir durup düşündüm ben örneğin.

Son olaraksa çeviride hemfikir olamadığım tabirler mevcut. Yine bir örnek gelsin. Antain burada Cadı’yı tuzağa düşürmeyi umarken kendi kendine konuşuyor.

Cadı’nın sana geldiğini bir hayal et. Şanslı ördek.

Lucky duck kelimesi kullanılıyor burada. Ama biz “şanslı ördek” diye bir sözü günlük hayatta kullanmıyoruz. Tabii Sesli Sözlük’e göre böyle bir tabir var. Ama lucky duck kelimesinin anlamına bir de şöyle bakalım:

The most basic meaning is someone or something with dumb luck.

Enayi şansı” gibi bir şey daha doğru olmuyor mu bu durumda? Hele de lucky duck tabirinden önce kullanılan cümleyi düşünecek olursak.

Ay Işığından Son Bir Yudum

Ay Işığını İçen Kız beni gerçekten çok üzdü. Harika kapak çalışması ve baskı kalitesinin yanı sıra, gerek çeviri ve editörlük (lütfen, bir editör vardı değil mi?), gerekse yazarın böyle bir konuyu bu derece klişe boyutlarda işlemesi ve karakterlerini klasik masal öğeleriyle, artık bugünün çocuk ve gençlerine hitap etmeyen şekillerde kaleme almış olması büyük hayal kırıklığımın nedeni oldu.

Bunca olumsuz konuştum, olumlu bir şey dememek de haksızlık olacak. 10 yaş ve üstü çocuklar için bu kitabı tavsiye ediyorum. Sonuçta içinde yanlış mesajlar içermiyor ve sakıncalı bir yanı yok. Hatta keyif alanlar da benim tahminimden çok çıkacaktır. Yeter ki çocuklar kitap okusun. Hatta yetişkinler de artık daha fazla çocuk ve gençlik edebiyatından mahrum kalmasın. Bu edebiyat dalında çılgın şeyler oluyor. Kaybeden siz olmayın.

Hepkitap ailesine bu kitabı bizlerle buluşturduğu için teşekkür ederim. Onların kalitesini epeydir övüyordum, bu kitapta olanlar nazarlık görevi görsün, onlar kalitelerini hiç bozmasınlar.

Hazal Çamur