Temmuz 08

Dil Varlığında Gerçekleşen Bir Aşk Söylemi

Dilin mevcudiyetinde esas ilişki yalnızca gösterilenin geçerli olduğu bir anlamı taşımaz. Görülen, dilin yansımalarında sınırlı olanla kendi kendinin yaratısı olur. Bu oluş, ötekine iletilen haliyle belirir. Beliren pek tabii bir ulaşılamaz olana dönüşebileceği gibi, anlamında yitirilene dönüşerek olasılığını kaybedebilir de. Peki yitirilen bir anlam nasıl olur da dile gelebilir; bir söyleme dönüşebilir? Dilin kendiliğinde var olan bu paradoksal çözülme, aşk tabirinde neyi deneyimler? Varoluş kargaşasından geriye kalan bir kayıpsa, içinden çıkılmaz bir imkânsızlıksa, ilişkilerin denklemini sağlayan dilin etkisi de bir “cinayet” fenomenine tahavvül edebilir. Bu durum Ingeborg Bachmann’ın sofistike romanı Malina’da, bütünlüğüyle ben merkezinde gelişen bir aşk söylemiyle betimlenir.ingeborg-bachmann.jpg

Ben-Ivan, Ben-Malina ve Ben-Diğerleri ilişkilerini yansıtan, anımsanmakta olanın geçmişten kopuk imgesiyle, bilincin kırılganlığını biçimleyen bir yapıttır, Malina. Dilin hissini kendiliğinden yitiren bir varlık olduğu vurgusu, Ben karakterinin anlatısında bir bütün olarak tekrarlanır. “İki canlı var ki, birlikte var olmayı istemiyorlar… bir şeyleri kesip atmak, egemen bir dilde herhangi bir anlaşma yapmak istemiyorlar” (Bachmann, s. 98). Ivan’a yönelik Ben’in tutumu, süregeleni yansıtan bir tavırdır. Bu tavır, aynı zamanda Malina’nın varoluşuna yönelik bir izlenim de yaratır. Ben’in dil ve varoluş ilintisinde deneyimlediği, ikili olanın değerinde bir mekândır. Kendisine sebep olan, kendiliğinde ve ben-ötekiler ilişkisinde gerçekleşen bu mekân, yapıtın bütünlüğüne dair söyleneni içerir. Ben karakterinin, dilin anlamı yansıtma zorunluluğunu reddeden, dil kaygısının ötesinde gerçekleşen bir ahlâksal özgürlüğü vardır. Ben’in varoluşu, Ivan ve Malina dahilinde gerçekleşir. Varoluşuna temas edeni “Ivan-yaşamım” ve “Malina-alanım” ikiliğinde kurar. Bu ikilikte yapıtı aşkınlaştıran hakikat, dil varlığının aşk söylemini ötekileştiren bir değeri yansıtmasıdır. Ancak, söylemin dile ait oluşunda kendisini ötekileştiren bir yapı, varoluşunu nasıl gerçekleştirebilir? Yapıtı bu soru üzerinden düşünerek, söz konusu olan Bachmann’ın dil ve dile gelenin, yani aşk söyleminin ilişkisinde benliğin farklılaşmasına tanıklık ederiz.

İmgesel anlatımın odağında, Ben’e dair etki alanları geniş ve çeşitlidir. Ivan ve Malina’nın ötesinde gelişen ilişkilerde, tanıklık edilen geçmişe yönelik buğunun belirtisinde ve bilincin dışında söyleneni oluşturan Ben’in rüyaları, yapıtta gelişecek yıkımları imler. Sanrıya yakın rüyaların imgelemi, geçmişi içeren bir şimdiyle kolaj halindedir. Bilincin ötesinde gerçekleşen aşk söyleminde, dili içeren olma hali sanrının içinden de gelişir. Kendini yeniden gerçekleştiren dil, bir eylemdir. Bu eylemin yapıtın bütünlüğünü etkisi altına alan bir üslubu vardır. “Dilin ontolojisi gibi bir şeyin taslağını belki tekrar biçimlerinin analiziyle çıkarabiliriz. Şimdilik şunu söylemekle yetinelim: Dil durmadan kendisini tekrar eder ” (Foucault, s. 87). Edebiyatın kurgusallığında dilin tekrarını, eleştirinin öğelerinden varsayan Michel Foucault, tekrarlamalarda iç içe geçen bir nesneden, yani söyleme dönüşen yargılardan söz eder. Bu nesne, dilin özneliğinde yalnızca kelime unsuruyla değil, dilin temsil ettiği şeylerin ışığında gerçekleşen bir ifadedir ve elbette estetik olanın öneminde var olandır da.

Sözü edilenin çoğulluğunda oluşan dil, salt bir yansıma değildir. Varoluşun koşullarından etkilenir, koşullarıyla gerçekleşir ve dönüşür. Yapıttaki iç diyalogların tinsel bünyesinde, dil kendisinde bir mekânı özümler. Farklılıkların sonuçları dili kendiliğinden yöneltir. Dili gerçekleştiren bu farklılıkların tesiridir. Geçmiş ne tek başına bir şimdiyi oluşturur ne de mümkün olanda izlenimini yitirmiştir. Dil her ne kadar etkileşimlerin yıkımında bir özde olsa da, oluşu ödevdir. Bu ödev, Ben-Ivan/Ben-Malina analojisini sağlar. “Dil, ceza demektir. Her şey dile geçmek zorundadır ve her şey, suçuna ve bu suçun kapsamına göre, yine dil içerisinde yitip gitmek zorundadır” (Bachmann, s. 92). Dil varlığının kendini yitirmesi, Ben’in ikili yaşamında gerçekleşen ilişkisine benzerdir. Aşkı dile getiren, deneyimleyen özne Ben’dir. Anlaşılması güç olan Ben’in ruhsal gizeminde, tutkunun gölgesinde, dilin ideasında hakikate ulaşır. Dil meselesinde var olan bu aşk söylemi bir kayıptır ve kendini yeniden kurabilen bir yapıda öznesinden uzaktır. Benliği dilin algısında dönüştüren bir biçimi vardır. Aşkın ötekiyle ilişiğinde, Susan Sontag’ın “insanın bir başkasına bağlandığı şey, maskesi düşürüldüğünde, yapayalnız ben’in sayısız danslarından biri olarak çıkar karşımıza” anlatımı, varlığın kendine atfettiğine ilişkin bir sırrı sezinler. Bu sırrı açığa çıkaran da, sağlamasını yapan ve bunu sürdüren de dildir elbette ki. Varolan dilde söz konusudur. Dilin gerçekliğinde, aşkınlığında hissiyatını devam ettirir ve olasılığını burada geçerli kılar. Aşk, dilin var olanıdır. Birbirine tanıklık eden varoluşlarda Ben’in duvarları da söz konusudur. Bu duvarlar dilin kendini yitirmesiyle açığa çıkar. Duvarın bir yüzünde Ivan ve Ben, bir yüzünde de yalnızca Ben karakteri vardır. Malina’nın varoluşunda bu duvarlar farklı izlenir. Malina Ben’i gözlemleyebilendir; rüyalar konuştuğunda rüyaları duyan, dilin yitikliğinde tanınandır. Aşkın nesnesi Malina’dır, ancak dilin ötekileştirdiği aşk söyleminde varlık bulan öznenin, Ben’in kendisidir de. Yapıtın hakikati bahsedilen bu ikili varoluştan doğar. Aşkın varoluşu, yıkımların, zararların, kayıpların gerçekleştiği dilde yaşayan bir alandır. Dilin varoluşu aşkı sürdürendir, ancak bu varoluş egemenliğin kurulmadığı, gücünü felaketiyle inşa eden sürekli bir savaş alanıdır. Dil aşk söylemini ötekileştirir ve aşkın hezimetinde var olur. Ingeborg Bachmann’ın dil oyunlarıyla, dilin bilinen araçsal salt varlığını yadsıyarak kurduğu aşk ilişkisi, varlığını dilin olasılığıyla gerçekleştirir. Bachmann’ın yapıtında gerçekleşen dilin aşk söyleminde ötekileşen bir var olana dönüşmesi ve aşkın dilde ötekileşmesidir. Var olan yıkımın, kaybın izinde dil alanında; edebi zevkin eksiltmediği ikili bir “cinayetin” temsilidir. Aşk söylemi dil varoluşunun diyalektik yapısıdır. Dil ötekileştirdiğini,  yani aşk söylemini çağrıştırır. Yapıtta mutlak olan, aşk söyleminin dilde kendini yitirerek var olduğudur. Şöyle de söylenebilir: Malina’nın dinamiği, dilin savsamasıyla gerçekleşen aşkın olasılığında kuruludur.

Simge Şirin