Temmuz 12

Münezzeh Duygular

Sanırım bir kış günüydü. Atmış metrekarelik bir evin en büyük odasında, soğuktan içine girdiğimiz hırkaların altında, aha işte sıkıntının da tam ortasında büzüşmüş, oturuyorduk.

Beş kişiydik!

Annem, iki kardeşim, yengem, yenge oğlu ve ben.

Altıymışız!

Halının üstüne dağılmış abur cuburlar içinde en sevdiğimiz balık krakerdi. Üç beşini birden tutup atardık ağzımıza. Koca bir yudum alırdık koladan. Şöyle geniz yakacak cinsten. Ama anneler öyle mi? Onlar bira içer ve çekyatta otururlardı. Karışık çerezleri de eksik olmazdı önlerindeki tabakta: Fındığı, bademi az, çiğdemleri bol.

Hemen yanı başlarındaki pilli radyodan arabesk şarkılar yükselirdi. Öyle yükselirdi ki halıya düşene kadar bayatlar, anlamsızlaşırdı. Biz de kafalarından tutup onları, arabacılık oynardık halı desenlerinde. Vuuu diye ses çıkarırdık sonra. Annelerimiz şiştlerdi birdenbire. Gerisin geriye oturduğumuzda sigara dumanından görünmez olurlardı da ulu dağlar gibi sisler altında kalırdı bakışları.

Şarkılar susmak nedir bilmezdi. Biz bilirdik ama. Öyle bir sessizlik hâsıl olurdu ki havada uçuşan tozlar kulak yırtardı. Kolondaki örümceğin adımları da olmasa çekeceğimiz vardı. Hani yaşamak için değil ölmemek için nefes alıyorduk. Becerebildiğimiz kadar da hayal kuruyorduk işte. Altıncı kişinin varoluşuna, pardon, uykusuna göre eksilip artıyor, yerleşkemizi sonuna dek korumaya muktedir bir hevesle bekliyorduk.

Hava karardı.

Kıştı.

Bir arada olmamızın kime ne faydası vardı? Bilinçsizce gerçekleştirilen bu eylem inisiyatif almamıza engel oluyordu. Hiç yoksa birimiz kaçmak istiyordu üstünde olduğu şeylerden. Bir diğerimiz yer değiştirmek istiyor veya sınıf atlayıp sigara içmek istiyordu da bunların hiçbiri olamıyordu. Ancak bu şekilde yaşanırmış gibi, korkuyorduk hareket etmekten.

Demokratik merkeziyetçiydik.

Babalarımız vardı.

Hani öyle örgüt mörgüt davasından da değil, bildiğin adam öldürmekten hapiste olan babalarımızın altında, halının ve çekyatın üstünde, atmış metrekarelik bir evin bilmem kaç metrekaresinde, artık kabul ediyorum, altı kişi… Yaşıyorduk işte.

Kulaklarımız radyoda, faturaları takside bağlanmış telefonsa yanı başımızdaydı. “Şu an Buca Cezaevinde yatmakta olan” duvarların arasına sıkışmış, çekyatı elinden alınmış insanlardan ikisini anıyorduk o akşam.

İstenen şarkılar damardan kalbe, oradan da işte bizim halıya kadar geliyordu. Alnımızın çatısına yazılmış isimleri, bir de radyodan duymaktı tüm derdimiz. Sanki eriyip gidecekti tüm mesafe, suskunluğumuz onlara kadar ulaşacak, sohbet edecektik böylece. Üstünde olduğumuz şeylerin altında kalmamak için daha mantıklısı gelmiyordu aklımıza.

Lakin her şeyden münezzeh bir duygu vardı. Eşyayı mahlûkata sirayet etmiş laneti andıran ve en az tanrı kadar beceriksiz. Ol! deyince olamıyordu. Pas tutmuştu elleri. Kim bilir, sıkılmıştı belki.

Alt tarafı kıştı.

Karanlık ve soğuktu.

O altıncı kişi niye hala uyukluyordu? Akşam yemeğini unutuverdiysek n’olmuştu? Hayır, onca saat çalışmamızla hiç alakası yoktu! Tüpü bitmiş bir televizyon, tüpü bitmiş bir televizyondu! Yaklaşıp bakınca kendimiz giriyorduk ekrana! Yo, sipariş edilmişti şarkı! Bu kulaklar duydu her şeyi! Orak, çekiç ve üzengi! Radyo, diyorum radyo! Yıldız? O tepede, en yukarıda, hatta o kadar uzak ki…

“Şu an Buca Cezaevinde yatmakta olan…”

Evet evet, sadece bir kadın böyle durağan konuşabilirdi!

“Kader mahkûmlarından…”

Bir şeylerin üstünde!

Ununu eleyip eleğini…

Çirkin!

İstediğimiz şarkı çalmamıştı yine. Tanımadığımız, belki de hiç karşılaşmayacağımız insanlarla bir kümede rastgele toplanmış, kulaklarımız duyduğunca kesişim noktalarımıza acıyorduk.

A- Ülke, şehir

B- Koca, eş, akraba

C- Kemeraltı gezmesi

D- Soğuk

E- Yoksulluk

E-n büyük ortak çarpanımız buydu işte!

Bekledik…

Bir şarkı.

İki yudum.

Üç reklam.

Dört döndük.

Beş kişi.

Yok, altı!

Sıramız geldiğinde çekyat dünyasından hiştpiştler yağmaya başladı üstümüze. Balık krakerlerin çığlıkları durmak nedir, bilmiyordu. Kan damlıyordu ağzımızdan. Leş gibi kokuyorduk.

Radyocu kadın niye bu kadar şişmandı? Ağzından çıkan her harf, bir kartopu şeklinde yuvarlanıp büyüyordu. Başarısız bir vantrolok gibi dizine oturttuğu duygularımızı seslendirirken, fotokopiyle çoğaltılmış dilekçelerin boşluklarına isimler yazıp kenara atan, emeklisine az kalmış bir memur bezginliğine sahipti.

Müziğin sesi alçalır.

“Yine Buca Cezaevinde yatmakta olan…”

Müziğin sesi yükselir.

“Kader mahkûmlarından…”

Müziğin sesi alçalır.

“B birimi…”

Müziğin içine edilir.

“Dördüncü koğuştaki…”

Kötü bir şiir gibi!

Ve çalan şarkıyı daha önce hiç dinlememişiz, sanki ‘yatmakta olanlar’ da duyuyormuş gibi bir heyecana kapılmıştık. Hep birlikte onca şeyin üstünden kayıp düşmemek için de iyice yerleşmiştik oturduğunuz yere. Tüm notaları bir bir yuttuk. Herkes farklı yönde, aynı şeyi arıyormuşçasına bakışlarını birbirinden kaçırıyordu. Sessizliğimiz, ilkel bir inancın yıllanmış ritüelleri gibi solgundu. Biri sigara tutan elini hafif ritimlerle sallarken, bir diğeri halının motiflerinde kaybolmuştu. Çekinmeden bira içip belli etmeden ağlayansa aynı kişiydi.

Duygulanmıştık!

“Sözlerine bak sen,” dedi annem.

Göremedim.

Sahi hangi şarkıydı çalan?

OKAN ÇİL