Ağustos 10

Etiketler

Ne Oldu Sana?

Bazen kendi halinde, bazen haylaz ve bir o kadar da yalnızlığa batmış bir çocukluk geçirdi. Babası yoktu, ama kendisi çoktu. Zeki olmasına rağmen bunu pek ortaya dökmezdi. Sıkışınca, atak yapar herkesi sollayıp geçerdi. Zorlamazdı, sıkmazdı fazla.

Ne gariptir; çocukluğumuzda bugün Akmerkez’in olduğu boş arsada top oynardık, o hep kaleye geçerdi, ben defansa. O kadar yakındık işte.

Bugüne baktığımda, O’nu sekiz kez üstüste dünya ralli şampiyonluğu kazanan Sebastian Loeb’e benzetiyorum. Liderlik gitsede, yarışın son etabında ne yapıp edip her defasında mucizeler yaratıp birinciliği tekrar yakalayan sihirbaz Fransız’a…

Tekin bir dönem hem okudu, hem çalıştı. Muhasebe ofisinde getir götür evrak işleri yapmak çok kolaydı, ne var ki fazla diyalog kurmak o yaşlarda pek iyi gelmedi O’na. Sonra gitti, bir film setinde ışıkçı asistanı oldu. Adı asistan, gerçekte makaralı ağır kabloları taşıyan, platformu kurup tekrar kaldıran kamyoneti yükleyip boşaltan eleman… “Hamallık bu” diye düşündü bir akşam. Filmin en heyecanlı bölümü çekilirken ayrıldı, Riva’nın karanlık yollarından. Otostopla geldi, çok sevdiği Etiler’deki evine.

Okulu bitirip bir bankanın kambiyo bölümüne girdi. İlk başta kariyer beklentisi, etrafta iyi giyimli şık insanlar hoşuna gitmişti. Yine de kravat, ceket fazla ciddiydi. Kalıplaşmış sözcükler, her öğlen aynı insanlarla aynı yemekhanede yemek yemek mide spazmlarına yolaçıyordu. Bıraktı.

Ertesi gün, evinin tam karşısında yapımı devam eden inşaata “şantiye şefi yardımcısı” olarak başladı. İşçilerin puantajı, giriş çıkış kartları, çimento hesapları gibi monoton gündelik hayat da sıktı O’nu. Bir ay zor dayanabilmişti. İlaç mümessilliği, bir meşrubat firmasında bölge sorumluluğu derken; Tekin’le bağlantım koptu.

Aradan geçen uzun yıllar sonrasında, toprak kokan bir gün boğazda Emirgan’da çay içerken gördüm. Valenin birine Maserati marka aracının anahtarını uzatırken. Gelip yanımdaki masaya oturdu, derinden bir “ohhh” çekti. Telefonunu sessize aldı. Dönüp sağına baktığında, gözgöze geldik. Hemen kalkıp birbirimize sarıldık, ikimizde çok sevinmiştik.

İnişli çıkışlı hayatı, çok uzaklardan aldığı bir haberle kökünden değişmiş. Kırk senedir adını sanını bilmediğim, kendisinin de hiç görmediği babası Afrika’da ölmüş.

Ama ne ölmek.? Adam Akdeniz kıyısındaki küçük bir ülkenin kralı. Devasa varsıllığın tek hakimi. Başka çocukları da var elbet ama, iki oğlundan biri bizim Tekin işte. Petrol kuyuları, maden yatakları, uçaklar, yatlar arasından seç beğen al durumu…

Tekin oraya gidip, bunca saltanata ve lükse hükmetmek yerine doğup büyüdüğü topraklarda kalmayı seçmiş. Köprünün ayağının dibinde önü açık, kocaman bir bina satın alıp, ofis-ev haline getirmiş. Reklam ajansı…

Hala bekar takılmaya devam ediyormuş.

Sohbetimiz sonlanırken biraz coşkulu, biraz melankoli, biraz da şaşkın kaleci haliyle başbaşa bıraktım O’nu.

Eda Kayalık